30 Mayıs 2009 Cumartesi
AÇIKLAMA
Bloğumuz KOMÜNİST GÜNDEM http://komunistdirenis.blogspot.com/ adresinde yayınına devam etmektedir. Okur ve izleyenlerimize duyurulur. Devrimci Komünist selamlar.
28 Mayıs 2009 Perşembe
TEMEL DEMİRER ALTI AY HAPSE MAHKÛM OLDU

Yazar Temel Demirer, 11 Ağustos 2007 tarihinde, Yedinci Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında düzenlenen bir panelde yaptığı konuşma nedeniyle, 7 Mayıs 2008’den bu yana Malatya Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren dava sonucu, 28 Mayıs 2009 günü 6 ay hapisle cezalandırıldı. Demirer’e dava Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 ve “terör örgütü propagandası” “suç”unu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 53/1 maddelerinden açılmış, dava süreci içerisinde savcı, iddianamede değişikliğe giderek Demirer’in “suçu ve suçluyu övme”den, yani TCK’nın 215. maddesinden mahkûmiyetini talep etmişti. Ne ki, savcının iddianamesine dayanak oluşturan Tunceli Emniyeti’nin üç sayfalık kaset çözüm tutanağında 74 kez “anlaşılamadı” ifadesi yer almaktaydı; ve davanın ilk duruşmasında mahkeme heyeti Demirer ve avukatının itirazını haklı bularak ses kayıtlarının Malatya Emniyeti’ne gönderilmesine karar vermişti.
Malatya Emniyeti’nce de çözülemeyen kasetler, sırasıyla İstanbul Adli Tıp Kurumu’na, buradaki deşifrasyon işlemi de başarısız olunca Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Laboratuvarı’na gönderilmiş ve çözülemeden mahkemeye iade edilmişti. Bir başka deyişle Malatya Ağır Ceza Mahkemesi içerisinde 74 kez “anlaşılamadı” ibaresi bulunan, çözümlenebilen kısımlarda ise bariz hatalar taşıyan (örneğin Temel Demirer’in “emperyalist politikalar” ifadesi, “Ermenist politikalar” (?) olarak geçmekte tutanakta…) bir tutanağa dayanarak verdi mahkûmiyet kararını… Ağır Ceza Mahkemesi’nce TCK’nın 215. maddesine istinaden, “sanığın tutumunu mahkeme önünde de ısrarla sürdürmesi” gerekçesiyle “takdiren ve teşdiden” altı ay olarak belirlenen hapis cezasının, Demirer’in Zonguldak’ta yaptığı bir konuşmadan dolayı 2003 yılında cezaya çarptırılmış olması nedeniyle, ertelenemeyeceği ve para cezasına çevrilemeyeceği de kararda belirtiliyor. Yanı sıra, infazdan sonra Demirer’e “denetimli serbestlik” uygulanması hükme bağlanıyor.
Temel Demirer, aynı zamanda, Hrant Dink’in katledilmesinin ardından Ankara’da düzenlenen bir protesto toplantısında yaptığı bir başka konuşma nedeniyle, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde TCK 301. maddeden yargılanıyor. Demirer’in davası, bilindiği gibi, 301. maddeye ilişkin davaların sürdürülmesini Adalet Bakanlığı iznine bağlayan yasa değişikliğinin ardından Bakanlığın izin verdiği ilk dava olma özelliğini taşıyor. Bu davanın önümüzdeki duruşması ise, 29 Mayıs 2009 Cuma günü (yarın) saat 9.00’da Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılacak. Temel Demirer hakkındaki hüküm, “demokratikleşme” vaat ve söylemlerinin kofluğunu, T. C. Devleti’nin düşünceyi ve düşündüklerini ifade etme eylemini “suç” olarak görüp cezalandırma geleneğinden vaz geçmeye niyetli olmadığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Mahkûmiyet kararını şiddetle protesto ediyor, kamuoyunu bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz.
Ankara Düşünce Özgürlüğü Girişimi
BASINA VE KAMUOYUNA

Bu sabah 5 ilde başlatılan operasyon çerçevesinde KESK genel merkezi hukuksuz bir biçimde basılarak arama yapılmış, ayrıca KESK Kadın sekreterimiz ve üyelerimiz göz altına alınmış ,örgütümüz hedef gösterilerek itham altında bırakılmıştır.
Bunu kabul etmemiz mümkün değildir.
Örgütümüze yöneltilen baskı ve suçlamaları şiddetle kınıyoruz.Bu bağlamda yapacağımız BASIN AÇIKLAMASI VE OTURMA EYLEMİMİZE Tüm üye
ve Demokratik kitle örgütlerini bekliyoruz
TARİH:28.05.2009
YER: TAKSİM GEZİ PARKI
SAAT: 18.00
KESK ŞUBELER PLATFORMU
Bunu kabul etmemiz mümkün değildir.
Örgütümüze yöneltilen baskı ve suçlamaları şiddetle kınıyoruz.Bu bağlamda yapacağımız BASIN AÇIKLAMASI VE OTURMA EYLEMİMİZE Tüm üye
ve Demokratik kitle örgütlerini bekliyoruz
TARİH:28.05.2009
YER: TAKSİM GEZİ PARKI
SAAT: 18.00
KESK ŞUBELER PLATFORMU
DÖNEM YÜRÜTMESİ
22 Mayıs 2009 Cuma
İ.H.D GAZİANTEP ŞUBESİNDEN DUYURU

24 MAYIS 2009 PAZAR GÜNÜ DÜLÜKBABA KAYA MESARLARINA DÜZENLEYECEĞİMİZ KÜLTÜR GEZİSİ VE PİKNİĞİMİZE TÜM ÜYELER VE DOSTLARIMIZ DAVETLİDİR.
PROĞRAM:
TOPLANMA VE HAREKET SAATİ 09-30
ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR DERNEĞİ ÖNÜ(CEMEVİ)
.(TOPLANMA YERİ BELEDİYE TİYATRO SALONU ÖNÜ)
DÖNÜŞ SAAT 18-00
NOT (KAHVALTI YAPMAK İSTEYENLER KENDİLERİ GETİRİRKEN GELENEKSEL PİKNİK YEMEĞİ MANGAL IZGARA DERNEK TARAFINDAN VERİLECEKTİR.KATILIM ÜCRETSİZDİR.)
PROĞRAM:
TOPLANMA VE HAREKET SAATİ 09-30
ALEVİ BEKTAŞİ KÜLTÜR DERNEĞİ ÖNÜ(CEMEVİ)
.(TOPLANMA YERİ BELEDİYE TİYATRO SALONU ÖNÜ)
DÖNÜŞ SAAT 18-00
NOT (KAHVALTI YAPMAK İSTEYENLER KENDİLERİ GETİRİRKEN GELENEKSEL PİKNİK YEMEĞİ MANGAL IZGARA DERNEK TARAFINDAN VERİLECEKTİR.KATILIM ÜCRETSİZDİR.)
21 Mayıs 2009 Perşembe
Kemal Doğan / Kenan Mak Ölümsüzdür !
3 Mayıs 2009ekim1917@hotmail.com
3 Mayıs 1998’de Ülkü Ocağı’ndan çıkan yaklaşık 20 kişilik faşist bir grup tarafından katledilen Kenan Mak, Abant İzzet Baysal Üniversitesi İktisat Fatültesi son sınıf öğrencisiydi. Kenan Mak'ın cenazesi Tunceli'nin Pertek ilçesinde toprağa verilirken yüreği yanık annesi Hatun Mak, "Devlet Ülkücü çetelere göz yumuyor, devlet bunları korudukça katillerin ceza alacağını sanmıyorum" diye konuştu.
Kenan Mak'ın cenazesi karayoluyla 5 Mayıs 1998’de güvenlik önlemleri altında Pertek'e getirildi. Polisler, Devrimci Gençlerin `Kenanlar ölmez, katillerden hesap sorulacak' solganına müdahale etmeden uzaktan izlemeyi tercih etti. Törene 3 bin kişi katıldı. Cenaze Pertek Asri Mezarlığı'nda toprağa verilirken, Anne Hatun Mak, "Ülkücü çeteler her gün üniversitelerde çocuklarımızı tehdit edip, bıçaklıyorlar. Devlet ülkücü çetelerin eylemlerini görmezlikten geliyor ve göz yumuyor. Katillerin yakalanacağına ve ceza alacağına inanmıyorum" diye konuştu.
Ülkücü Faşist çeteler Kenan’dan önce de , sonra da saldırılarına devam etti. Bir çok arkadaşımıza sözlü ve fiili saldırıları sürdü. Kadın arkadaşlarımıza taciz şeklinde rahatsız ve tehtid ettiler. Şehirlerde ve Üniversitelerde artan sivil faşist salıdırların bir diğer amacı da, gelişen, Devrimci gençlik mücadelesini engelleme ye yönelikti. Fakat unuttukları birşey var. Saldırıların olduğu, katliamların olduğu yerde, mücadele de direniş de olacaktır. Ve bu mücadele azalma yerine giderek güçlenmektedir. Her Yıl 3 Mayıs günü Abant İzzet Baysal Üniversitesi ve bir çok yerde anılan arkadaşımız Kenan Mak’ı Ölüm yıldönümün de bir kez daha anıyoruz.
Kenan’a sözümüz Devrim Olacak !
http://alinteri.org/?p=9892
Acın, Acımızdır Yener Hoca !

Değerli dostumuz, hocamız Yener Orkunoğlu’nun eşi Menekşe Orkunoğlu, kansere yenik düşerek aramızdan ayrıldı. Büyük üzüntüyle öğrendik aramızdan ayrılışını. Başta sevgili Yener Orkunoğlu ve ailesine, dostlarına KOMÜNİST GÜNDEM Olarak başsağlığı diliyoruz. Sevgili Yener hocamızın acısı, acımızdır ve her zaman yanında olduğumuzu buradan bir kez daha yeniliyoruz.
BASINA VE KAMUOYUNA
Ne zaman “demokratikleşmeden, insan haklarından, yeni ve demokratik bir Anayasa yapmaktan, iyi niyetli gelişmelerden...” söz etseler özgürlüklerin önüne yeni tuzaklar kuruyorlar, prangaları, zincirleri daha da sıkıştırıyorlar.
Aralarındaki rant ve iktidar kavgası ne kadar kızışırsa kızışsın, sahnenin önünde birbirlerine ağız dolusu küfretseler de işçiler, memurlar, işsizler, Kürtler, Aleviler, devrimci sosyalistler… yani toplumun ezilen ve sömürülen kesimleri söz konusu olduğunda sahnenin arkasında aynı hain tuzakları kurmaktan, hak ve özgürlüklerin önüne mayın döşemekten geri durmuyorlar.
Aralarındaki rant ve iktidar kavgası ne kadar kızışırsa kızışsın, sahnenin önünde birbirlerine ağız dolusu küfretseler de işçiler, memurlar, işsizler, Kürtler, Aleviler, devrimci sosyalistler… yani toplumun ezilen ve sömürülen kesimleri söz konusu olduğunda sahnenin arkasında aynı hain tuzakları kurmaktan, hak ve özgürlüklerin önüne mayın döşemekten geri durmuyorlar.
Hükümet de, “devletin asıl sahipleri” de; “yoktur aslında birbirimizden farkımız” dedirtiyor ve yaptıklarıyla “Osmanlıda oyun bitmez…” halk deyişini hatırlatıyor.
“Ben devletime katil dedirtmen” diyen bakanın hem fetva verip hem de hedef gösterdiği yazar Temel DEMİRER, Hrant DİNK’in hunharca katledilmesi üzerine ifade ettiği düşünceleri nedeniyle yargılanmaya devam ediyor.

Adana’da İşçi Mücadelesi Gazetesi Yazı İşleri Müdürü ve 29 Mart seçimlerinde solun ortak adayı Av. Şiar RİŞVANOĞLU, yazdığı bir yazıdan dolayı yargılanıyor.
Sosyalist Parti yöneticilerinden Mustafa KAHYA yazdığı bir yazıdan dolayı 1 yıl, suç basın yoluyla işlendiği için yüzde elli arttırılarak 1,5 yıl hapis cezasına çarptırılmış bulunuyor. 12 Eylül işkencehanelerinden ve Sıkıyönetim Mahkemelerinden yadigar 20 yıl infazı olan Mustafa KAHYA bu cezası kesinleşirse aslında 21,5 yıla mahkum edilmiş olacak.
Televizyon ekranlarından Alaaddin Çakıcı’ların, Haluk Kırcı’ların “gözlerinden öpenlere” en ufak bir soru bile sorulmaz; Maraş, Çorum, Sivas, Bahçelievler katliamlarının planlayıcılarının arkasından kahramanlık destanları yazılırken, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi devrimci önderleri ananlar “suçu ve suçluyu övmekten” ağır ceza tehditleriyle yargılanıyorlar.
Devrimci 78’liler Federasyonu başkanı Ruşen SÜMBÜLOĞLU, eski milletvekili Salman KAYA, Av. Ömer ÖNEREN, M. Şirin KARADENİZ ve Sibel ÇELİK 18 Mayıs 2008’de Çorum’da İbrahim KAYPAKKAYA’nın mezarı başında yaptıkları konuşmalar nedeniyle yargılanıyorlar.
29 Mart yerel seçimlerinden hemen önce Ezilenlerin Sosyalist Platformu’na yönelik operasyonda 60 kişinin gözaltına alınıp, içlerinde E.S.P. temsilcileri ve solun ortak belediye başkan adaylarının da bulunduğu 17 kişinin tutuklanması, bu ülkede “demokratik” seçimlerin sosyalistlere ne kadar açık (!) olduğunu gösteriyor.
Seçimlerin Kürtlere açık olması da bu seçim sonuçlarının demokratik olgunlukla karşılanacağı, halkın iradesine saygı gösterileceği anlamına gelmiyor. DTP’nin seçimlerde umulanın üstünde başarı kazanması karşısında Hükümet Sözcüsü Cemil ÇİÇEK’in “Ermenistan Sınırı’na dayandılar, bu güvenliğimiz açısından çok tehlikelidir..” yollu sözlerini Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker BAŞBUĞ’un benzer açıklamaları izledi. Ardından da düğmeye basılmış gibi büyük DTP operasyonu başladı. “Terörle mücadele” kisvesi altında yürütülen bu “operasyon” sonucu aralarında üç eşbaşkan yardımcısı, üç MYK, dört PM üyesinin de bulunduğu 261 Partili şu an cezaevlerinde bulunuyor. DTP’ye yönelik saldırı dalgasının –şimdilik- son hedef tahtasında Eşbaşkanlar ve Grup Başkanvekilleri dahil DTP’li milletvekilleri bulunuyor. Savcılığa kendi rızalarıyla ifade vermeye gitmedikleri taktirde polis zoruyla götürülecekleri yönünde tehdit ediliyorlar. Nice cinayet, çetecilik, vergi kaçakçılığı, yolsuzluk, usulsüzlük, dolandırıcılık vb. suçuna kalkan olmuş “dokunulmazlık” zırhı sıra DTP’li vekillere gelince paslı bir teneke kadar bile işe yaramıyor. Mehmet AĞAR, Sedat BUCAK, Tayyip ERDOĞAN, Deniz BAYKAL, Devlet BAHÇELİ ve diğerleri için geçerli olan “dokunulmazlık”; çoğu seçim öncesi konuşmaları veya yazıp söyleyerek beyan ettikleri düşüncelerinden ibaret olan Ahmet TÜRK, Emine AYNA, Sabahat TUNCEL, Selahattin DEMİRTAŞ, vb. için geçerliliğini yitiriyor. Sormazlar mı; “hani biz eşittik, hani biz kardeştik, bu yaptığınız bölücülüğün dik âlâsı değil mi?”… diye…
Bütün bunların “Kürt sorununa çözümün çok yakın olduğundan…” söz edildiği şu günlerde yoğunlaşması ayrıca dikkat çekicidir.
Operasyonlar, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu yönetici ve şube başkanlarını da hedef tahtasına yerleştirdi. Ankara, İstanbul, Sivas, Ağrı, Tekirdağ ve Diyarbakır’da Eğitim Sen, SES ve BTS yöneticisi dokuz sendikacı “yasadışı örgüt üyesi oldukları iddia edilen üniversite öğrencilerinin düzenlediği etkinliklere katılmak, öğrencilere sendika binasında düzenledikleri etkinliklere izin vermek, Newroz etkinliklerine katılmak” gibi gerekçelerle tutuklu durumdadır. KESK yöneticileri görevden alma ve sürgünlerle de yıldırılmaya çalışılmaktadır.
Daha geçtiğimiz hafta İnsan Hakları Savunucusu dört avukat Filiz KALAYCI, Hasan ANLAR, Murat VARGÜN ve Halil İbrahim VARGÜN’ün -2007’deki bir itirafçı ifadesine dayanarak- (daha sonra mahkeme huzurunda “polis baskısı ve ölüm tehdidi ile verdim” diyerek geri alınmış ve geçersizleşmiş bir ifade) evleri ve büroları arandıktan sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesince gözaltına alınmış olmaları bu saldırı dalgasının son halkalarından biri olmuştur.
Ve nihayet Mardin’de Devlet silahıyla 45 kişiyi kökünü kuruturcasına hunharca katletmekten sorumlu tutulan “koruculuk sistemi kaldırılsın” diyen “çatlak seslere” inat, “müjdeli” haberin gelmesi gecikmedi !.. Hükümet; “Terörle Mücadele Müsteşarlığı” kurmaya karar verdi. “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı” adıyla İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak kurulması kararı bakanlar kurulundan geçen yeni müsteşarlık, Emniyet Genel Müdürlüğü, TSK ve MİT’ten sonra Hükümetin de konuya doğrudan müdahil olma eğiliminin bir göstergesidir.
Yeni Müsteşarlık; AKP hükümetinin ezilen ve sömürülen toplum kesimlerinin hak ve özgürlüklerinin sınırlarını genişletmek diye bir derdi olmadığının; tam aksine “terörle mücadele” kisvesi altında bir yandan “derin devlet”e nüfuz etme sürecini yoğunlaştırırken bir yandan da krizle birlikte yükselişe geçen toplumsal muhalefeti ve Kürt Halkı’nın eşitlik, özgürlük ve adalet taleplerini bastırmayı hedeflediğinin açık bir göstergesidir.
Yukarda örneklerini sıraladığımız son birkaç aydaki bir dizi gelişme; sosyalistler, entelektüeller, Kürt Halkı’nın temsilcileri, insan hakları savunucuları, emek örgütleri üzerindeki baskıların “münferit” olmadığının ve yoğunlaşarak süregittiğinin yanı sıra AKP “liberalizmi”nin sınırlarını ve “çözüm” derken eskinin yeni bir tekrarından başka bir şey düşünmediklerini de net bir şekilde gözler önüne seriyor.
Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi olarak bu tehlikeli gidişata kamuoyunun dikkatini çekmeyi görev biliyor, Türkü, Kürdü, Lazı, Abhazı, Çerkezi, Gürcüsü, Ermenisi, Arabı, Süryanisi, Rumu, tüm emekçileri, yoksulları, ezilenleri, gerçekte kendi haklarına ve yaşam alanlarına yönelen bu operasyonlar ve baskılar karşısında sessiz kalmamaya, ortak tepki vermeye çağırıyoruz.
ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ
21 MAYIS 2009
20 Mayıs 2009 Çarşamba
Sibel Özbudunla Söyleşi / DEVRİMCİ DEMOKRASİ

SORU(LAR) VE SORU(NLAR)[*]
“Size yol gösterilebilir, fakat
yalnız yürümek zorundasınız.”[1]
“Size yol gösterilebilir, fakat
yalnız yürümek zorundasınız.”[1]
Montaigne’in, “Başkalarının bilgisi ile bilgin olsak bile, ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz,” sözünün altını çizerek, öncelikle şunu ifade etmeme izin veriniz: Sorularınız, bir söyleşiden çok, sayfalar dolusu yazının, uzun tartışmaların konusunu oluşturuyor…
Aslı sorulursa, her bir soru başlı başına kapsamlı bir alanı kucaklıyor… Dahası, altını çizerek vurgulamak gerek, bence hemen hiçbir sorunuzun yanıtı, her biri dinamik bir sürece işaret ettiği için net, tamamlanmış, bitmiş değil…
Devrimci Demokrasi (DD): Ulusal hareketlerin milliyetçilik ile yol aldığı ve ulus devlet sürecinin milliyetçilik ile tamamlanmak istendiği bir tarihsel kaide söz konusudur. Kürt siyasiler, biz milliyetçiliğe karşıyız diyerek demokratik ekolojik konfederalizm, demokratik özerklik tezini savunuyor. Milliyetçilik meselesi Kürtler bazında nasıl değerlendirilebilir? Kürt ulusal hareketi ile milliyetçilik ne hâlde, nasıl bir hâl alacak?
Sibel Özbudun (SB): Ulusal hareket her zaman “milliyetçilik”le yol alacak diye bir kaide yok; bu bazen “yurtseverlik”; bazen de sosyalizm ile olur; olabilir…
Özünde demokratik bir soru(n) olan ulusal sorunun “çözümünü”; her zaman bir milliyetçilik veya yıkıma özdeşlemek “doğru” olmaz, kanımca. Bu konuda kafa yorulması gereken şey, “ulus” kavramının Marksizm’deki yerinin nasıl bir yer kapsadığı, nasıl bir değişim geçirdiğine ilişkin sorgulamadır.
Soruna ilişkin olarak Antonis Liakos’un ‘Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?’[2] başlıklı yapıtına göz atmakta yarar olduğu kanısındayım…
Tarihçi Antonis Liakos bu yapıtında sorunu, Marx ve Engels’ten bu yana ele almaktadır. Kitabındaki yolculuk, 1848’den XX. yüzyılın sonuna uzanan zaman kesitini kapsar. Hatırlayın, Üç renkli ve kızıl bayraklar altında Avrupa devrimlerinin yılı olan 1848, aynı zamanda Manifesto’nun da yılıdır. Modernlik için ilk düşünceleri de o sıralarda oluşturuyordu Marx, ama Paris Komünü’ne uzanan dönem Marksizmin modernizmle arasındaki bağları tamamlama fırsatını kaçırmaya yüz tuttuğu bir dönemi anlatır.
Elbette üç renkli bayraklarla kızıl bayrakların yükseltilme nedenleri farklıydı. İlki Avrupa’nın büyük uluslarının güçlü biçimde doğuşunu, ikincisiyse işçi sınıfını selamlıyordu. Liakos hemen ilk bölümde, “Marx ve Engels’in ulus hakkında bir teorisi var mıydı, yok muydu?” diye sorar ve her iki düşüncenin de savunulduğunu, ama kendisinin ikinci görüşe katıldığını belirtir. Bence de Marksizm Rusya’daki devrimden önce sınıf sarmalı içinde ulusla adamakıllı ilgilenmiyor, onun çevresinde kuramsal bir yapı kurma endişesi taşımıyordu.
O sırada asıl sorunu siyasal örgütlenme, iktidar ve devrim olan Marksizm’in ulus kavramının işe yarar olmadığını düşündüğüne kuşku yok. Ulus, sınıfın sahip olduğu netlik ve devinime sahip değildi. Marx ve Engels ulus kavramına ilişkin belirgin, somut, çözümlenmeye değer düşünceler ortaya atmaya gerek duymamıştı.
Kapitalizmi yok etmeyi bir yanıyla sınıf savaşımına, bir yanıyla da tarihsel determinizme bağlayan Marksizm, yine de kapitalist devletin hem kendisi için var olup hem kendisinin yaratıcısı olarak tarihe sunduğu ulusu önüne koyamamıştı. Çünkü iktidar olmamıştı. Nasıl ki “işçilerin vatanı yoktu”, bir ulusa da gereksinim duyulmuyordu. Ne zaman sosyalizm işçi sınıfı adına iktidar oldu, o zaman kendisini kuşatıp koruyacak bir ulusal bilinç yaratma endişesini de sorunlarından biri olarak önüne koydu. Çünkü Marksizmin anlatmak istediği de vatansızlığın yüceltilmesi ya da her yerde vatana karşı savaşmak değil, işçi sınıfının egemenliği altında vatanla özdeşleşmek, önce kendisini ulusal ilan edip sonra da bütün ulusu kendine mal etmekti.
Dolayısıyla reel sosyalizmden önce siyasal olmayan ulus kavramı, Ekim devrimi öncesinde ve sonrasında siyasallaştı. Bu arada komünistlerin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gitgide artan etkinliklerini kapitalist ülkelerdeki parlamentolar içinde kullanmaya başlamaları da savaş sırasında güçlenen ulus-devlet bilinci ile korumacılığını ister istemez pekiştirdi. Liakos bu arada işçilerin durumunun kötüleşeceğine iyileştiğini, okul aracılığıyla ulus olma hakkını savunan bir toplulukla özdeşleştiğini belirtir.
Sovyet iktidarı, ayrıca partiyi de ulusal ilan edip yetmiş yıl boyunca kendini böyle sundu; bir dünya sistemi olmayı başardığında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ete kemiğe büründürmek için daha uygun uluslararası koşullara sahip oldu, ama 1989’dan sonra bu şatoların da yıkıldığına tanık olduk.
Modern uygarlık Batı’da ulusu güçlendirirken sosyalist ülkeler de aynı amacı taşımıştı, ama sonunda milliyetçiliğin ulusu bölen kirli bir ideoloji olduğu acı biçimde görüldü.
İnsanlar ulus-devlete bağlılık yüzünden ulus, devlet ve yurt için savaşmaya koşullanıp kendini ötekilerden üstün görmeye, dolayısıyla her zaman kendi için yaşayan bir bilinç oluşturmaya başladıkça, milliyetçiliğin kökleri de güçlendi.
Bu milliyetçiliğin çoğu Nazizme kadar giderken azı şimdi bizdeki ulusalcı oluşumlara uzanır. Dolayısıyla siyasallaşmış ulus, her durumda milliyetçiliğin anasıdır. Demek ki Batı kapitalizmi içinde ortaya çıkan milliyetçilik, geçmişin sosyalist ülkeleri içinde de farklı değildi. Neden sonra Sovyetler Birliği’nin dağılması ve sosyalist ülkelerdeki derin rejim değişiklikleri milliyetçiliğin herkesin elindeki en şanlı bayrak olarak dalgalandığı yeni bir Avrupa’ya yol açtı ki, bunun günümüz Avrupası’nda bile aşağılık bir soykırıma dönüşebileceğini Bosna’da, Sırp milliyetçiliğinin uygulamalarında gördük.
Bütün sorun milliyetçiliğin günümüz siyasal kavrayışının ekseni ve bütün biçimleriyle en berbat ideolojisi olduğunu görmektir.
Öte yandan, sosyalizmin siyasal sistem olarak çözülüşünden sonra bile sorgulanmamış milliyetçilik-yurtseverlik ikileminin sorgulanması da artık gündeme alınmalı. Bu ikisi arasında aşılmaz bir duvar çektiğini sanan dogmatik inanışlar, Sovyetler Birliği merkezli sosyalizm anlayışının sonucu olarak yurtseverliği yüceltmiş, ama içini inandırıcı biçimde dolduramamıştır. Oysa bugün, milliyetçilikle yurtseverlik arasındaki sınırları kaldırıp ikisini de rafa koyan yeni bir sosyalizm anlayışı, hem de küreselleşme karşıtı antikapitalist hareketin ruhunda apaçık durmaktadır.
Neyin milliyetçisi olacağız, sorusu pekâlâ, neyin yurtseveri olacağız, biçiminde de sorulabilir. Değil mi ki evrensel insanlık aynı zamanda evrensel barış, adalet, demokrasi, insan hakları ve gezegenimizin doğasının küresel korunması düşüncesiyle birlikte asıl anlamını kazanacaktır, herkesten önce bu düşüncenin insanlarının yücelttiği yurtseverlik düşüncesinin de sonuna gelinmiş demektir.
Şimdi tartışılması gereken kavram, gezegenimizin her yerinin yurtseveri olmak’tır. Yurtseverliğin çoğu, artık ne yazık ki enternasyonalizme götürmüyor.
Bu çerçevede “demokratik ekolojik konfederalizm, demokratik özerklik” tezi sorunun “farklı”, ama Marksist olmaktan çok, “otonomist çözümüne” ilişkin siyasal bir öneridi. İvan İlliç’den, Murray Bookchin’den etkilenen bu görüşleri Marksizm’le ilişkilendirmek zor…
Kaldı ki, gerekli de değil; zaten bu görüşün sahipleri de yoğun bir biçimde Marx’ı (ve Lenin’i) eleştirerek, “Kürt Halk Önderi, Marx düşüncesini ve gerçeğini aştı. Hatta eksiklerini ortaya çıkardı ve onların yerine doğrular koydu. Yine Marksizmin XIX. ve XX. yüzyıla özgü olan eskiyen ilkelerini de aştı, onun yerine yenilerini koydu”;[3] ya da “Marksizmi aştığımı söylemiştim. Milliyetçiliğin Marx’ı bile etkilediğini söylüyorum. Marx’ın yaptıkları İngiliz ve Alman milliyetçiliğini aşamadı…”;[4] veya “Burada esas ulaştığım nokta iktidar merkezli örgütlenmeleri, kurumları çözmem oldu. (…) İktidarı çözdüm. Yeni bir çözüm gücüne kavuştum. Kapitalist moderniteden kurtuldum. Bu öyle kolay değil. Bir Halkı Savunmada da bunları bulabilirsiniz. Ondan önceki savunmamda da bulabilirsiniz. Yeni savunmamda çok daha kapsamlı açtım bunları. Yeni savunmam çok önemli. Dünya çapında bir savunma. Kapitalist moderniteden kurtuldum. Türkiye’deki bazı aydınlar, İsmail Beşikçi onlar katı pozitivisttirler. Ulusal devlet anlayışından kendilerini kurtaramadılar. Kürtler adına mücadele ettiklerini söyleyenlerin bugün esamesi okunmuyor. Bu savunmamda Marksizmi aştığımı da söyledim. Marx, Lenin, Mao, kapitalizmin yedeğinden kurtulamadılar, ulus-devletin etkisinden kurtulamadılar, ulus-devleti aşamadılar. Almanya ve İngiltere milliyetçiliğinin, kapitalizmin Marx’ı nasıl kuşattığını biliyoruz. Zaten Marx ve Lenin, Hegelcidirler, Hegel’in soludurlar. Hepsi için aslında Sol Hegelisttirler diyebiliriz,”[5] diyorlar…
Yeri gelmişken, bu cümlelerin Marx (ve Lenin) bir yana, Hegel’e yapılmış bir haksızlık olduğunu vurgulayalım: Sanırım burada ifade edilmek istenen, kabaca şu: “Hegel ulus (-devlet)i bir ‘mutlak’ olarak görüyordu; bir (sol) Hegelci olarak Marx da onu aşamamıştır.”
Oysa -burada uzun uzadıya felsefî tartışmalara girmek gereksiz de olsa- şunu hatırlatmak gerek; Marx’ı Hegel geleneğine bağlayan, onun “diyalektik” kavrayışıdır; bir başka deyişle, “Gerek Hegel, gerekse Marx, sunumların başlangıcında matematiği andıracak bir yolda katı bir özselliği betimleyen hiçbir tanım vermezler; bunun yerine, kendisinden başlanan bir form çözümlenir k,, bunun daha öte evrimi özün çelişkili momentlerini gelişimleri içinde gösterir. Açıklamalarında hiçbiri, geride kalan her şeyin kendiliğinden onların yapısına uyacağı tek tek fotoğraf karelerini önümüze getirmez; deyim yerindeyse bütün bir film sunarlar: Kareler başka karelere yerini bırakır, nesne hareketinin akışı içinde sunulur.”[6]
DD: Kürt ulusal hareketinin siyasi temsilcisi sayılan DTP’nin Anayasada “TC devletinin kuruluşunda Kürtler de kurucu unsurlardan biridir” ibaresinin yer almasını isterken, Kürdoloji Enstitülerinin kurulması, anadilde eğitim gibi azınlıkların istediği demokratik hak taleplerinde bulunduğunu görüyoruz. Sonuç olarak ulusal sorun Pazar sorunudur tezi yıkıldı mı? Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak bugün için Kürt ulusal hareketinin karakteri nasıl bir öze evriliyor? Kısacası Kürt hareketinin ulusal karakteri TC kurulurkenki konjonktür ile günümüzle kıyaslandığında nasıl bir nitelik kazanmıştır?
SİBEL ÖZBUDUN :
Sanırım yukarıda vurguladıklarım, “ulusal sorun pazar sorunudur” “tezi”ne ilişkin görüşlerimi yeterince ifade etmekte. Gelelim, DTP’nin yönelişlerine. Burada bir-iki noktaya değinmekte fayda var. Bunlardan ilki, kanımca Başkan Ahmet Türk’ün, “Gerçekçi olmak lazım, biz ütopyamızla bir dünya kuramayız. Bunu arkadaşlarımıza da anlatmaya çalıştım, siz gerçekçi olmadığınızda toplumsal realiteyi görmediğinizde Türkiye’nin hassasiyetlerini bilerek siyaset yapmadığınızda hayal kırıklığına uğrarsınız. Bazı arkadaşların söylemleri bize umutla bakan kişilerin umutlarını kırıyor, o çıkışlar çözüme hizmet etmiyor. Geçmişte, şahin olup da tüyü dökülen kuşlara dönenleri çok gördük,”[7] dediği kesitte, Kürt hareketinde, sonucunu şimdiden kestirmenin mümkün gözükmediği bir saflaşma ve yeniden biçimlenme söz konusu… “DTP içinde genç kuşağın daha şahin ve daha milliyetçi bir tutum içinde olduğu görülürken, ak saçlıların daha birleştirici ve daha mutedil bir tutum içinde oldukları söylenebilir,” diyor Hüseyin Yayman…[8]Bu duruma bağlı ve ikinci olarak da, “Çözüm” denilen şeyin tanımının da farklı olduğu… Örneğin, “Kürt milliyetçiliği somut ve canlı bir hâlde gündemdedir artık. Buna bir de emperyalistlerin bir yönetim ve savaş stratejisi olarak milliyetçiliği tahrik ettiği eklenirse, yeni uyananlar için kâbus şimdi başlıyor!”[9] diyen Aysel Tuğluk’un “Kemalistler, sol, muhalif ve aydın çevreler Kürtlerle uzlaşmanın kaçınılmazlığına inanıyorsa, ılımlı İslâm denilen ve aslında ne olduğu, nasıl tanımlanacağı çok da belli olmayan ve tamamen ‘imparatorluk’ güçlerinin imalatı bu projeye karşı modern aklın ve demokratik kültürün birbirini kabul eden zemininde buluşabilmeli…”[10] sözlerini, ya da “Biz Cumhuriyetin ilkelerine bağlıyız, Cumhuriyeti reddetmiyoruz. Gelin bu Cumhuriyeti demokratikleştirelim diyoruz. Cumhuriyetin demokratikleşmeye ihtiyacı var. Aksi hâlde devlet batar, iflas eder…”[11] diyen Öcalan’ı referans alırsanız, sorun bireysel haklar çerçevesinin genişletilmesiyle çözüme kavuşturuluyor demektir; bu durumda, “azınlık hakları”nın talebi bile sorunlu hâle gelecektir. Bunun somut örneği, bireysel/kolektif (azınlık) hakları sorununu hâlen çözümleyememiş olan ve bu alanda konjonktürel olarak salınıp duran Fransa’nın durumudur. (Öte yandan, diğer Avrupa devletlerinin durumunun daha iyi olduğunu söylemek de mümkün gözükmüyor.)
Ve nihayet, “kurucu unsur” ifadesinin sorunluluğuna Hrant Dink yeteri kadar dikkati çekmişti, anımsarsanız: “Kürt ve Türk kurucu unsur ise Ermenileri (ya da diğerlerini) ne yapacaksınız?”
Öte yandan, Urfa’da “Türkiye bir çiçek bahçesidir. Etnik kimlik kişinin şerefi, devletin iftiharıdır. Teröre başvuranları ‘Yanlış yapmayın çocuklar’ diyerek kazanacağız,” diyen Deniz Baykal’ın ötesinde bir şeyler söylemek gerektiği de ortada…
Peki ne olabilir/olmalıdır bu “şey”ler?
Yukarıda da değindiğim gibi, Kürt hareketi temsilcilerinin görüşleri, iki uç arasında salınmakta: 1) Devletini kurma; 2) T.C. Devleti içerisinde kalarak çeşitli ittifak stratejileri çerçevesinde onu “demokratikleştirme”.
Dikkat ederseniz, birbiriyle ne denli zıt görünürse görünsün, her iki “çözüm” de bir şeyi bir “varsayım” olarak, tartışmasız kabul ediyor: T.C. Devleti… Oysa galiba sorun, farklı bir şeyler tahayyül edebilmekte: Neden bütün kültürel grupların eşitlikçi bir etkileşim içerisinde kardeşçe yaşayabileceği, kimliğini özgürce geliştirebileceği, karar alma süreçlerine herkesin katılabildiği, emek ekseninde örgütlenmiş bir “Toplumsal Cumhuriyeti”i hedef olarak önümüze koymayalım?
Kanımca Böyle bir tahayyül, aynı zamanda, “kimlik-sınıf” zıtlaşması üzerine dayanan postmodern tartışmaları da aşmanın bir yoludur.
DD: Ergenekon’la birlikte devletin kırmızı çizgilerinin aşıldığı, Kemalizmin tasfiye edildiği yorumları ortaya çıktı. Ancak karşımızda iki olgu var: Bir yanda emperyalizm öte yanda ulusal sorun. Sizce bu böyle midir? Gerçekten de emperyalizmin tahakkümü altında bu tasfiye süreci kendini dayatan bir zorunluluk mu? Bu bağlamda Kürt sorunu, bugün gelinen noktada nasıl bir nitelik kazanmıştır? Ergenekon örgütü denilen yapılanmayı Kürt sorunu bağlamında nereye oturtmak gerekir?
SÖ: Kemalizm, resmi (kurucu) ideolojidir; Ergenekon’larla tasfiye falan da edilemez… “Derin” Devlet, egemen sınıfın “raison d’état”sıdır/ “hikmet-i hükümeti”dir… Yani Susurluk, Şemdinli, Ergenekon’dur; ve tüm bunlar Fikret Başkaya’nın ifadesiyle “İstisna değil, kuraldır”. Bu bağlamında Ergenekon bir “son” olmayacaktır; olamaz da. Çünkü, “Derin Devlet” denilen şeyin görevi kurulu düzeni korumaktır.
“Bu operasyon kontrgerillanın start verdiği ve soruşturma için resmi mutabakat sağladığı bir operasyondur. Bir yere yazın! Bu düzende kontrgerilla soruşturur, fakat soruşturulamaz,” diyor Mahmut Alınak haklı olarak.
Hatırlayacaksınız; Sosyalist Blok’un çöküşünden sonra Batı ülkelerinde “Gladio”ları “tasfiye” operasyonu başlamıştı. Peki, devletin, adını koyalım, burjuva devletinin özsavunma refleksi böylece kendiliğinden yok oldu mu? “Derin devlet”, “kontrgerilla”, “Gladio” vb. olarak ifade edilen şey(ler) “demokratik” olarak nitelenen devletlerin, gerekli görüldüğünde kendi kurallarını çiğneyerek sürdürücüsü olduğu rejimi savunma refleksinden başka bir şey değildir; bu düzlemde zaman zaman yeni yapılanmalara gidilebilir; gerekli görüldüğünde (örneğin içerisinde yer aldığı yapılanmadan devşirdiği gücü suistimal edenler vb.) tasfiyeler gerçekleştirilebilir; ama devletin kendi yasalarını çiğnemek pahasına rejimi savunma refleksinden vazgeçilemez.
Yukarıda Kemalizm’in Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “kurucu ideolojisi” olduğundan söz etmiştim; bu ideolojinin egemen sınıf(lar) elinde esnek bir biçimde uygulanabildiğini gözden kaçırmamak gerek. “Misal?” mi: 1920’lerin liberal, 1930’ların devletçi kapitalizmi; 1950’lerde hızlı, kontrolsüz liberalizasyon; 1960’larda “planlı kapitalizm”e (?) geçiş…
Ya da 1990’larda Kürt bölgelerinde taş üzerinde taş bırakmamak”tan söz eden şahin generaller ile el ele Diyarbakır’a gidip “Kürt realitesini tanıyoruz” diyen Süleyman Demirel ve Erdal İnönü ikilisi…
Tüm bu gelişmelerin “kahramanları”nın Kemalizm adına davrandıkları göz ardı edilebilir mi?
Şu hâlde vurgulayayım; Kemalizm, Anadolu’da “sermayenin Türkleştirilmesi” edimidir; kapitalistleşmenin “yerli” versiyonu ya da “Türkiye Türkçülüğü”nden başka bir şey değildir. Bu “temel yönelişi” dışında, alabildiğine esnek bir edimler spektrumunu içerdiği, içermesi gerektiğinin bilincindedir Türkiye’nin egemenleri.
Ergenekon ise, bu arkaplanın günümüzde uç veren (üstelik, bence fazla asla müteallik olmayan) bir veçhesi, öyle anlaşılıyor ki, başarısız kalmış bir darbe teşebbüsüdür.
Bakmayın medyada kopa(rtıla)n patırtıya; bugün “Ergenekon” adıyla anılan dava sürecinde emin olun en az deşifre olacak olan, Kürtlere yönelik “derin devlet” operasyonları olacaktır. AKP, bu konudaki bilgi kırıntılarını bir şantaj unsuru olarak sürüyor masaya. Ancak mevcut iktidarın bu dava sürecinden beklentisi, Türkiye’nin demokratlaşması ya da yakın tarihiyle hesaplaşması değil, kendi elini genişletebilmek, TSK ve sivil bürokrasi içerisindeki, kendi deyişleriyle “laikçiler”i nötralize edebilmektir. Bu dava sonlandığında (artık bu ne zaman olursa!) Kürtler ve biz sosyalistler, ülkenin sorunlarına duyarlı insanlar, belleklerimizi tazelemiş olmakla kalacağız.
DD: Obama’nın ABD Başkanı olmasının getireceği yeni dünya konjonktürü, AKP’yi demokrasi yolunda ilerlemeye gene mecbur bırakabilir. ABD’nin Ortadoğu projesinden Obama’nın seçilmesine kadarki son dönemdeki gelişmeleri göz önüne aldığımızda uluslararası konjonktürün Kürt sorunu hakkındaki belirleyici rolü nedir, ileride nasıl olacaktır? Kürt sorununu, “Ortadoğu’da emperyalizmin ilerleyişi için çözülmek zorunda olan ciddi bir engel” şeklinde değerlendirmek mümkün mü?
SÖ: Dilerseniz, önce Obama’nın “demokratikleşme” konusunda bir “umut”u temsil edip etmediğini tartışalım… Biliyorsunuz, bu konuda Türkiye medyasında da ciddi bir “öfori” yaşandı. Sıradan ABD’li için Obama’nın gerçek -ve nafileliğe mahkûm- bir değişim istemine denk düştüğü, bir gerçek. Bu muazzam değişim istemine karşılık vermek için Obama Bush döneminde çığırından çıkmış bazı aşırılıklara karşı kimi düzeltimlere gidecek kuşkusuz: Kapanması daha Bush yönetimi döneminde gündeme gelmiş Guantanamo üssünün kapatılması; Küba üzerindeki baskıların -ambargo kaldırılmasa da: bu konuda Florida’daki Küba kökenlilere net taahhüdü var Obama’nın- hafifletilmesi, işkence iddialarının biraz daha ciddiye alınması... (Ama yalnızca biraz: biliyorsunuz, Obama yönetiminin ilk icraatlarından biri, “işkence uçaklarına ve şüphelilerin işkence yapılan ülkelere nakline devam” kararı oldu)
Ama-vurulmadan, bir skandala kurban gitmeden, bilgisayar sayımının azizliğine uğramadan- salt seçilebilmiş olması bile Obama’nın, -kendi iradesinden bağımsız olarak- ABD’nin XXI. yüzyılda dünyayı dönüştürmeye kararlı olduğu bu cehenneme yönelik, esasa müteallik bir şey yap(a)mayacağının göstergesidir. Hele ki ABD stratejisinin tümüyle üzerine yerleştiği iki alanda: Ekonomi ve Orta Doğu…
Dünyanın büyük bölümünü teslim alan öforiye karşın iki kesimin Barack Obama’nın başkanlığından somut ve köklü bir değişiklik beklememesi de bu öngörüyü doğrular mahiyettedir. Bu kesimlerden ilki, ABD’nin muhafazakâr çevreler, Obama’nın seçim kampanyasına milyonlarca dolar akıtan sermaye kesimleri ve yönetici elit: Örneğin ABD’de iş çevrelerinin temsilcisi Wall Street Journal’in 2 Temmuz 2008 tarihli yorumu, “3. Bush Dönemi” olarak tanımladığı “yeni dönem”de, Obama’nın “hızla önceki tutumlarını terk ederek merkeze doğru koştuğunu” (keyifle) saptıyor ve soruyor: “Bir Demokrat’ın, Bush’un bu kadar çok karalanan gündemini rehabilite etmeye başlayacağını kim düşünebilirdi?”
Obama’dan “köklü değişiklik” beklemeyen ikinci grup ise, Orta Doğulular. Onlar, “Yönetim değişikliğinin, başta Ortadoğu’da olmak üzere temel çıkarlarımızı değiştirmediği konusunda sizi temin ederim” sözlerini Bahreyn’de bizzat Robert Gates’in ağzından duydular. Başkanlık yarışına henüz soyunmuşken, “İran’ın nükleer silah sahibi olmasına hoşgörü göstermeyeceğini”, “İsrail ile stratejik ittifaktan taviz verilmeyeceğini” ilan eden bir başkandan bir şey beklemenin abes olduğunu, demokrat ya da cumhuriyetçi… ABD başkanları konusunda engin deneyim birikimlerinden biliyorlar…
Ekonomik yapı ve Orta Doğu… ABD’nin XXI. yüzyıl stratejisini belirleyen bu iki temel alanda aslî bir değişiklik gerçekleşmeyecekse, başkanının teninin siyah, gözlerinin mahzun, annesinin hippy, dedesinin Kunta Kinte olması neyi değiştirir ki?
Ama şurası doğru; Kürtlerde ABD yanlısı bir eğilim güçlenmiştir…Dahası, Kürtlerin “ABD ile ayrı anlaşmaya hazır” oldukları duyuruluyor bir haberde, ve şöyle devam ediliyor:
“Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkanı Mesut Barzani, SOFA’yı görüşme gündemiyle Amerika’da temaslarda bulunurken, Suudi el Vatan gazetesi Kürt liderin ayrı bir anlaşma seçeneğini ele aldığını yazdı. Buna göre Irak’ın diğer bölgelerinden çekilecek ABD birlikleri kuzeyde konuşlandırılabilecek…”[12]
Bu bağlamda, Muhammed El Semmak’ın “Bağımsız devlet konusunda ABD’ye bel bağlayan Kürtler, Washington’ın kendilerini daha önce nasıl yüzüstü bıraktığını unutmamalı,”[13] uyarısı asla kulak ardı edilmemeli, kanımca.
DD: AKP hükümeti “demokratik gelişme, demokratikleşme” adı altında TRT Şeş açılımını gerçekleştirdi. Anayasanın da deşildiği bir durum söz konusu burada. Ama aynı zamanda adı Welat diye yeni doğan bir bebek hastanede muayene olamıyor, çeşitli nedenlerle Kürtçe konuştuğu için yüzlerce kişi hâlâ yargılanıyor, Kürt olduğu için insanlar sokak ortasında şiddete maruz kalabiliyor. Devletin kırmızı çizgilerine rağmen ordunun Kürt sorunu konusunda sorumluluğu hükümete devrettiğini, yani ordu ve hükümet arasında bir uzlaşma olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu kadar çelişkinin olduğu bu süreçte TRT Şeş, Kürt sorununa bir yanıt teşkil eder mi? Devletin kırmızı çizgilerine rağmen, hükümet ve devlet Kürt sorununda, örneğin özerklik konusunda cevap olabilecek mi?
SÖ: Ben, devletin “Kürt Sorunu”ndaki “tedbirleri”nin, suya sabuna dokunmayan “makyaj”lardan öte bir anlam taşıdığı kanaatinde değilim. Sizin verdiğiniz dahil, örnekler de bunu doğruluyor… Dilerseniz, bir iki tane de ben ekleyeyim:
“Bolu F Tipi Cezaevi’nde telefonda Kürtçe konuşan mahkûmlar tebligatla uyarıldı: Kürtçe konuşmaya devam ederseniz bu olumsuz davranışa yönelik gruplaşma sayılacak.”
“20 Kasım 2006’da Elbistan E Tipi Cezaevi’nde tutuklu Abdurrahman Oral, annesi Hacire Oral ile telefonda Kürtçe konuşmasına izin verilmesini istedi. 71 yaşındaki anne Oral, cezaevi idaresinin talebi üzerine Adana Dağlıoğlu Polis Karakolu’na çağrıldı ve ne kadar Türkçe bildiği konusunda uygulama yapıldı.
“Yüksekova İlçesi’nin DTP’li Belediye Başkanı Salih Yıldız’ın Ramazan Bayramı nedeniyle ilçe merkezine astırdığı Kürtçe pankartın polisler tarafından indirilmesi gerginliğe yol açtı.
Pankarttaki yazının, ‘Yüksekovalıların Ramazan Bayramı Mübarek Olsun’ anlamına geldiğini belirten DTP’li Belediye Başkanı Yıldız, şöyle konuştu: ‘Bu Kürtçe pankart bayram vesilesiyle bir mesajdır. Bayramlar insanların toplumsal ve sosyolojik bir gerçeğidir. Avrupa’nın birçok ülkesinde ve eyaletinde resmi dil dışında birçok dil kullanılıyor. Silopi, Cizre, Şırnak, Diyarbakır’da Kürtçe pankartlar asılınca suç olmuyor. Burada neden suç oldu anlamıyorum.”’
Vb.leri, vb.leri. Dilerseniz, bundan sonrasını bir sonraki sorunuz çerçevesinde yanıtlamaya çalışayım.
DD: “AKP güneydoğu’da seçimleri kazanırsa Kürt Sorunu çözülecek” diye bir anlayış hâkim. Kürt siyasi hareketini tasfiye etmek isteyen bu anlayışın, Kürt meselesini çözmek istediğini söylemek mümkün mü? Kendi kimliğiyle açıkça temsil edilme isteği yani kendi kimliğiyle siyasal temsilin olmadığı bir anlayış çerçevesinde Kürt Sorunu ne kadar, nasıl çözülebilir?
SÖ: AKP, Kürt illerinde “Fethullah Gülen çözümü”nü ABD için hayata geçirmeyi hedefliyor… Bunu son dönemlerde gazete sayfalarına yansıyan pek çok haberle doğrulamak mümkün. Örneğin, “Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen Abant Platformu, Kürt sorununa da el attı,” denilmekteydi Ebru Toktar’ın haberinde[14] ya da, “Cumhurbaşkanı Gül, Fethullah Gülen’e yakınlığıyla bilinen Abant Platformu Yönetim Kurulu üyelerini Çankaya Köşkü’nde kabul ediyor. Abant Platformu Yönetim Kurulu Eşbaşkanı Prof. Mete Tunçay, randevunun verilmesinin kişisel olarak kendisini çok memnun ettiğini belirterek, ‘Bu ziyareti bir manevi destek olarak da yorumlayabilirsiniz’ dedi,”[15] haberinde olduğu üzere.
DTP ve AKP’ye mesafeli Kürt aydınlarından Altan Tan, Taraf gazetesindeki Neşe Düzel ile söyleşisinde bölgedeki dindarlaşmayı şöyle açıklıyordu: “DTP oy kazanabilmek için, halkın dini inanışlarıyla ters düşmemek için çok amatörce bazı dini argümanları kullanmaya başladı... Kürt halkındaki dindarlaşma Türkiye ortalamasının üzerinde. Sadece Türkiye’de değil, bütün Ortadoğu’da İslâmlaşma artıyor.”
Tan, dindar Kürtlerin PKK’ye bakışını da şöyle değerlendiriyordu: “Dindar Kürtler PKK’ye olumsuz bakıyorlar. BAAS partisi gibi görüyorlar. Dindar Kürtler, bir dönem PKK’nin Kürt kimliğiyle ilgili taleplerini ve mücadelesini ‘anlaşılabilir’ buldular. Sistemle çatıştığından ve Diyarbakır Cezaevi’ndeki akıl almaz işkencelerden dolayı PKK’ye sempati duydular. Ama PKK’nin sekülerleştirmeye çalışan ve dini, kültürün sadece bir parçası olarak gören laikçi bakış açısı ortaya çıkınca bu sempati antipatiye dönüştü.”[16]
Bu “dindarlaşma” eğilimine etkinlik alanlarını Kuzey Irak’a taşırmış bulunan Gülen Cemaatinin siyasal “nüfuzu”nun etkisi eklenecek olursa, [malûm, Nur cemaatinin K. Irak’ta 8 okulu var; şimdilerde de bir üniversite açma çabası içindeler. Eğitimin Türkçe yapıldığı, bazı derslerin İngilizce okutulduğu, Kürtçe’nin ise (Sorani) seçmeli ders olduğu “bu okullarda Kürt bölgesinin elitlerinin çocukları eğitim görüyor. Uzmanlar, bu okullardaki müfredatın BOP projesine destek verecek şekilde düzenlendiği görüşünde hemfikir. Sözkonusu okullarda bölgenin yerel yöneticileri ile KDP ve KYB yöneticilerinin çocukları dersler alıyorlar. Bunlar içerisinde KDP Politbüro’sundan Fadıl Mirani’nin oğlu ve KYB’nin etkili isimlerinden Şilan Karani’nin kızı ile yine KYB’den birçok üst düzey yöneticinin çocukları yer alıyor. Ayrıca okullarda, Türkmen Cephesi’nin etkili isimlerinin çocukları da eğitim görüyor. Irak Türkmen Cephesi’nin en üst yetkililerinden olan Yunus Bayraktar’ın çocukları da bunlar içerisinde bulunuyor. Erbil yönetimi tarafından Erbil merkeze bağlı Nilüfer ile Işık okullarına şimdiye kadar 500 bin dolar yardım yapıldı. Süleymaniye idaresinde çoğunluğa sahip KYB yönetimi ise Selahattin Eyyûbi ile Özel Süleymaniye Kız Koleji’ne para yardımının yanı sıra bu okullar için yeni ek binaların yapılması için bedava arazi tahsisi yaptı.” [17]] AKP’nin bir yandan ülkede “Kürt Sorunu”nun çözümü için soyunduğu rol, bir yandan da bölgede üstlenmeye gönüllü olduğu misyon ortaya çıkar.
Sanırım bu son örnek bile, AKP-MGK arasındaki “ben sana mecburum hâli”ni yeterince izah etmektedir. Askerî cenahın, silahla yok edemediği “Kürt Hareketi”nin “İslâmîleştirilme” yoluyla ihata edilmesini denemeye değer bir seçenek olarak gördüğü belli.
Bir başka deyişle, AKP girişimleri, ya da “Fethullahçı çözüm”, belki gerçekten de bir “çözüm”dür; ama Kürtlere dışarıdan dayatılan, Türkiye’deki egemen güçlerin tasarımları ile ABD’nin bölgeye vermeyi düşündüğü “şekil ve şemal” çerçevesinde biçimlendirilmiş, dolayısıyla da Kürtler’in hayrına olmayacak bir çözümdür…
Her şeyin özeti ya da özetin özeti olarak son bir şey daha: Ulusal sorunun çözümü her zaman pozitif olmak zorunda değildir; yer yer negatif “çözüm(süzlük)” de, pozitifin yerine ikame edilebilir; ediliyor da…
8 Şubat 2009 21:29:22, Ankara.
N O T L A R
[*] Kaldıraç, No:100, Mayıs 2009…
[1] Sang H. Kim.
[2] Antonis Liakos, Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler?, İletişim Yay., 2008.
[3] Abbas Türkmen, “Marx’ın Hataları Düzeltiliyor, Eksikleri Tamamlanıyor”, Alternatif, 14 Eylül 2008, s.8.
[4] Abdullah Öcalan, “Penceremden Görünen İki Ağacı da Kestiler”, Analiz, Yıl:1, No:3, 22-28 Kasım 2008, s.8.
[5] Abdullah Öcalan, ANF, 28 Kasım 2008
[6] Reinhard Jellen, “Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in Tinin Fenomenolojisi ve Marksizm”, Baykuş Felsefe Yazıları Dergisi, Eylül 2008, sayı:3, s.198.
[7] Ahmet Türk, “Kürt Sorununda Devlet de Değişmeli Biz de”, http://yenisafak.com.tr/Roportaj/?t=29.08.2008&i=136280
[8] Hüseyin Yayman , “DTP Kongresi ve Kürt Siyasetinin Kritiği”, Radikal İki, 13 Temmuz 2008, s.4.
[9] Aysel Tuğluk, “Pozitif Milliyetçilik”, Radikal İki, 23 Aralık 2007, s.1.
[10] Aysel Tuğluk, “Geri Dönüş”, Radikal İki, 3 Şubat 2008, s.1-4.
[11] Abdullah Öcalan, ANF, 17 Eylül 2008 Tarihli Avukat Görüşme Notlarından.
[12] “Kürtler ABD ile Ayrı Anlaşmaya Hazır”, Radikal, 1 Kasım 2008, s.12.
[13] Muhammed El Semmak, “Kürtlere ABD’den Dost Olmaz”, Müstakbel, 23 Haziran 2008
[14] “Sansürsüz Kürt Sorunu”, Akşam, 7 Mart 2008, s.11.
[15] Sefa Kaplan, “Randevudaki Mesaj”, Hürriyet, 17 Mart 2008, s.20.
[16] aktaran: Oral Çalışlar, “Doğuda Dindarlaşma Türkiye Ortalamasının Üstünde”, Cumhuriyet, 11 Mart 2008, s.4.
[17] “Kuzey Irak’ta ‘Gülen’ Üniversite”, Birgün, 20 Şubat 2008, s.4.
17 Mayıs 2009 Pazar
Kemal Doğan / Diyarbakır'da Bir Kaya ; KAYPAKKAYA
ekim1917@hotmail.com
Yürürsün karanlığın üstüne
sarı saçlarını okşayarak
ve yüreğinin derinliklerinde
hissedersin
Devrimin yalın yüzünü ,
ve seslenirsin
işte bu Devrim
işte bu Komünizm
Mavi gözlerin süzülür karanlığın
ardından
gecenin sessizliğinde
bir çığlık ,ardından bir çığlık daha
"Kurtuluş Yok Tek Başına ya hep Beraber ya Hiç Birimiz.."
Senin gözlerin aydınlatır,
devrimin yolunu
Gözlerinden alırız ışığımızı
senin direncinle direniriz
seninle sır vermeyiz ser veririz
İBOM..
Kavgayı direnci Dersimi tanırız
seninle
Ali Haydarla yürürüz vartinik te
Sizden aldığımız o şanlı bayrağı
Sizlere yakışır bir şekilde
Dikeceğiz Mücadelemiz ile
Sen rahat uyu sarı saçlı mavi gözlü yoldaşım
sen rahat uyu
şimdi senin yerine biz varız
senden aldığımız güçle
Dirençle ,
Kavgayla…!
1949 yılında Çorum'da doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na girdi. Sonra İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi-Fizik Bölümü öğrencisi olan Kaypakkaya, Devrimci Düşüncelerle burada tanıştı. Mart 1968'de Çapa Fikir Kulübü'nün kurucuları arasında yer aldı. Çapa Fikir Kulübü'nün başkanı olan Kaypakkaya, 6. Filo'ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle okuldan atıldı.
1949 yılında Çorum'da doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra Hasanoğlan Öğretmen Okulu'na girdi. Sonra İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na başladı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi-Fizik Bölümü öğrencisi olan Kaypakkaya, Devrimci Düşüncelerle burada tanıştı. Mart 1968'de Çapa Fikir Kulübü'nün kurucuları arasında yer aldı. Çapa Fikir Kulübü'nün başkanı olan Kaypakkaya, 6. Filo'ya karşı bildiri yayınladığı gerekçesiyle okuldan atıldı.
FKF ve TİP içinde ortaya çıkan ayrışmada MDD kesiminde yer aldı. İşçi-Köylü gazetesinin İstanbul'daki bürosunda çalışan Kaypakkaya, Aydınlık ve Türk Solu dergilerine yazılar yazdı. Aydınlık içinde meydana gelen ayrışmada D Perinçek'in başını çektiği PDA saflarında yer aldı. Bir dönem sonra PDA oportünistleriyle yolları ayrıldı. D Perinçek ve çevresinin revizyonist ve oportünist olduklarını söyleyen Kaypakkaya, ayrılık sonrasında bir grup arkadaşıylaTKP/ML-TİKKO'yu kurdu. Mücadelenin en zor koşullarında Kemalizmden kopuşun adı oluyor Kaypakkaya. Fikirleriyle, duruşuyla kararlılığı ve direnişiyle bir sembol haline gelen Kaypakkaya, Türkiye Devrimci Hareketi içinde her dönem eksikliğini hissettiğimiz devrimci dayanışmanın adı haline geliyor.
31 mayıs 1972'de Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğan'ları ihbar edip öldürülmelerine yol açan Kürecik kahyalı köyü muhtarı Mustafa Mordenizi Kaypakkaya cezalandırıyor. 24 Ocak 1973'te Tunceli'ye bağlı Vartinik-Mirik mezrasındaki bir çatışmadan Ali Haydar Yıldız Öldürülüyor. Çatışmadan yaralı olarak kurtulan Kaypakkaya aç susuz ve donmak üzereyken bir köye sığınır ve köylüler onu öğretmenin evine götürürler. Öğretmense onu ihbar eder . Bundan sonra İbrahim Kaypakkaya için dört aya yakın sorgulu günler başlar. Ağır yaralı olmasına rağmen, bir dizi işkence metodu, üzerinde denenir. Ancak o, çalışmaları ve ilişkide bulunduğu Arkadaşları hakkında ,bilgi vermeyi reddederek tarihe bir gelenek bırakır.
18 Mayıs 1973 de Diyarbakır zindanlarında ölümsüzleşen Kaypakkaya'nın Babası Ali Kaypakkaya oğlunun parça parça edilmiş cesedi karşısında dona kalır. Oğlu İbrahim'in parça parça edilmiş cesedini tabuta yerleştiren hamal gördükleri karşısında ağlamaya başlar.
Ali Kaypakkaya, tabuta yerleştirdiği oğlunun parça parça edilmiş bedenini yanına alarak memleketi Çorum'a doğru yola çıktığında yol boyunca ona eşlik edenler eksik olmaz.
Ali Kaypakkaya, tabuta yerleştirdiği oğlunun parça parça edilmiş bedenini yanına alarak memleketi Çorum'a doğru yola çıktığında yol boyunca ona eşlik edenler eksik olmaz. Her 18 Mayıs'ta onu Anmak , anlatmak ve yaşatmak devrimci değerlere sahip çıkmak ve yaşatmakla eş değerdir. Kaypakkaya Umudun ve dirençin adıdır.YAŞAMDIR.
15 Mayıs 2009 Cuma
DİRENMENİN ERDEMİ
Yaşadıkları tarihi kesitte, nesnel ve öznel koşulların gerektirdiği duruşları duran, tutumları takınan insanların birer lider olarak o toplumları ve o tarihi kesitleri temsil ettiklerini görürüz. İbrahim Kaypakkaya budur.O, aylarca ağır işkencelere karşı direnmiştir: ancak hiçbir zaman acıyı erdem saymamıştır.
Acı çekmek erdem değildir, insani değildir. Ancak, verilerin gerektirdiği duruş için, tutum için, dayatılan acıyı erdeme dönüştürmek bir başka şeydir. Bu, acıyı dayatan düşmana karşı dik durmaktır, temsil edilen değerlere karşı sorumluca bir duruş ortaya koymaktır. Bunun adı tarihi gerisin geriye çevirmek isteyenlere karşı direnmektir…
Bu bir fay hattıdır. Bu bir kırılma noktasıdır. Acıyı erdem görme değil, dayatılan acıyı erdeme dönüştürerek göğüslemektir. Mitsizim değil, ilerlemedir direnmenin diğer adıdır. İbo kendi orijinalitesi olan Anadolu gerçekliğini temsil eden önder ve lider olarak bunu başarmıştır. Bu ise bir yoğunluk halidir, bir bilgi birikimi ve net bir amaç, hedef arkasında dik duruştur. İbo’nun, hepimize bıraktığı mirası budur.
Orijinal olmak, evrensel olmanın giriş kapısı ise bu kapıdan devrimci hareket tarihinde ilk geçen İbrahim Kaypakkaya’dır diyeceğim. Bize ait olana, bizden olana, kendi gerçekliğimize, tarihimizle şekillenmiş olana sahip çıkışımızın algısı da buradadır.
Mihrac Ural

14 Mayıs 2009
Hz. Musa, Hz. İsa, Hz Muhammed yeryüzüne bir kez daha gelip çağrılarını yapsalar, onlara kaç kişi inanırdı, peşlerinden kaç kişi giderdi. Kendi adıma Suudi Arabistan’dan bu gün bir değil bin Hazret çıksa ona inanmazdım, kâla almaz, dönüp bakmazdım. Benim gibi düşünenlerin çoğunlukta olduğu da kesin. Zaten 6 milyarlık dünya nüfusun da semavi dinlerle hiç ilgisi olmayan yarıdan fazla beşer yaşıyor. Ayrıca, yer küremizde kendini peygamber sayan binlerce insan yaşıyor, enteresan ve çok akıllıymış gibi gelen çağrılar yapıyorlar. Uzaydan gelenlerinden tutun vahiyi peşin ya da taksitle alanlara kadar. Ülkemizde TV ekranlarında boy gösteren peygamberler de cabası.
Peki, bu gün inanmadığımız ve asla inanmayacağımız, hurafe görüp elimizin tersiyle iteceğimiz metafizik (ilkel ya da çağdaş) hurafelere karşın bildik peygamberlerin sihirli duruşları neydi ki bu güne kadar uzanan karizmaları ve etkinlikleriyle aramızda yaşayabiliyorlar.
Bunu dünya ve tek tek ülkelerin tarihlerinde yaşayan liderler içinde sorgulayabiliriz. II. Ramses, Roma imparatoru Sezar, Napolyon ya da Bismark ya da Abdül-Nasır, Spartakus ve Şeyh Bedreddin gibi isimler tüm farklılıklarına rağmen eklenebilir. Bu tür listelerde yer alanların ortak özelliklerini soyutlayıp kıstas olarak ortaya koyacak olursak karşımıza önemli bir formül çıkar. O da, yaşadıkları tarihi kesitte, nesnel ve öznel koşulların gerektirdiği duruşları duran, tutumları takınan insanların birer lider olarak o toplumları ve o tarihi kesitleri temsil ettiklerini görürüz. Karizmaları da buradan beslenir.
O konjonktürde duruşu ve tutumu yaratan etkinlikte sayısal hiçbir şeyin değerin ve önemi yoktur; kaç yaşında oldukları, ne kadar kitap okudukları, kaç savaş kazanıp kazanmadıkları, sonunda iktidar olup olmadıkları da önemli değil. Bulundukları tarihsel kesitte gösterdikleri duruş ve tutum, o tarihi kesiti aşıp geçtiğimizde hala onların anılarını yaşatan bir toplum ya da ilgili kesim var ise bu onların klasikleştiklerine bir göstergedir, ölümsüzlüklerine de bir verdir.
Kerbela olayında Hz. Hüseyn’in, Arap-İslam imparatorluğunu, uygarlığını kuran Emevilerin başı Muaviye’ye karşı duruş ve tutumu o dönemin, o tarihi kesitin alınması gereken tutum ve duruşunu temsil etmekteydi. Bu yanıyla Kerbela ve Ehlibeytin Hz. Hüseyn adıyla duruşları klasikleşmiştir. Bu gün Hz. Hüseyn her bir Alevi de ölümsüz olarak yaşarken, Muaviye’yi açık ve net biçimde sahiplenecek bir İslam mezhebinin olmaması, es geçilmesi de bundandır. Bunun adı orijinal olmak ve bunun gerektirdiği tutumu ortaya koymaktır. Devrimci tutum böylesi bir tarihsel tutumdur. Kalıcı olan, yaşayan, geri dönülmesi mümkün olmayan duruş da budur.
Evrensel ölçekte herkesin bildiği binlerce örnek üzerinde durmayacağım. Yerele bakacağım. Kendi topraklarımda ayaklarım yere basarak, evrensele gitmeyi tercih edeceğim. Uzun zamandan beri yazıp durduğum orijinalite vurgularıma bir yenisini ekleme çabası vereceğim.
Bunu Kızıldere katliamı anısına Mahir Çayan ve arkadaşlarını anarken, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını da anarken dile getirdim. Bu halkanın üçüncü boyutu İbrahim Kaypakkaya’yı anarken de aynıyla tekrar etmeye çalışacağım.
Bu noktada ilginç bir kesişmeye dikkat çekeceğim. Mahirler Kızıldere’de çatışarak, Denizler idam edilerek, İbolar işkencede ser verip sır vermeyerek direndiler. 12 Mart askeri faşist darbesinin halklarımızın haklarını gasp edişine karşı, o kesitin tüm ilişki ve çelişkileri adına direnme tutumu koydular. Faşist bir iktidar yapılanmasına karşı genç yaşlarında, Halkları adına alınması gereken tutumu alarak o tarihi kesiti temsil ettiler. Klasikleştiler ve bugüne kadar süren karizmalarını, önderliklerini ve arkalarında dik durma kararlılığı sürdüren kitleleri oluşturdular. Türkiye devrimci hareketinin tarihi bin yıl sonra anıldığı zaman da bu dönem, bu liderlerle anılacak ve anıları her bir devrimcide bir biçimiyle yaşayacaktır.
Bu noktada ilginç bir kesişmeye dikkat çekeceğim. Mahirler Kızıldere’de çatışarak, Denizler idam edilerek, İbolar işkencede ser verip sır vermeyerek direndiler. 12 Mart askeri faşist darbesinin halklarımızın haklarını gasp edişine karşı, o kesitin tüm ilişki ve çelişkileri adına direnme tutumu koydular. Faşist bir iktidar yapılanmasına karşı genç yaşlarında, Halkları adına alınması gereken tutumu alarak o tarihi kesiti temsil ettiler. Klasikleştiler ve bugüne kadar süren karizmalarını, önderliklerini ve arkalarında dik durma kararlılığı sürdüren kitleleri oluşturdular. Türkiye devrimci hareketinin tarihi bin yıl sonra anıldığı zaman da bu dönem, bu liderlerle anılacak ve anıları her bir devrimcide bir biçimiyle yaşayacaktır.
Bu gün inkar edilmeyecek sayıda genç-yaşlı o kesitin önderlerinin anısıyla mücehhez olarak yollarına devam ediyor. Ancak hala lider olan önder olan geçmişten geleceğe içimizde aramızda yaşayan onlardır.
O tarihi kesitin gereklerini ilk yerine getirenler onlardı. Klasikleşen onlardı. Devrimci hareket hala o süreci aşamadı ve klasikleşen liderlerini aşıp yeni donemin kendine ait tutum ve duruşlarını gündeme getirerek, farklı bir klasikleşme yaratacak önderleri üretemedi. Ülkemizin, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin tamamlanmamış görevleri tamamlanana kadar da bunun aşılması mümkün değildir. Bu dönemin liderleri ve önderleri Denizler Mahirler ve İbolardır.
Bu yanıyla geçmiş geleceğimizde yaşamaya tüm canlılığıyla devam ediyor demek yanlış değildir. “Geçmişi olanın geleceği olmaz” diyen aptalların geçmiş inkarcılığı ise tek amaca sahiptir; o da bize ait ve bizden olup yaşayan her gerçeği katletmektir. Geleceğimizin olmaması için geçmişimizi yok saymaktır.
İbrahim Kaypakkaya, aylar süren amansız bir işkence karşısında devrimci tarihimize altın harflerle not düşülen, düşmana ser verip sır vermemesiyle bilinir. Kendini lider sayan ve iki tokat yemeden her şeyi ortaya döküp örgütünü, yoldaşlarını polise teslim edenlerin bol olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İbo’nun direnişi üzerine geçen yılki anma yazımda “SON SÖZÜMÜZ” diye başlık geçtim. Orada da dile getirdim. Devrimci olmak direnmektir. Direnmek hepimiz adına bir yükümlülük bir sorumluluk gösterebilmektir. Temsil ettiğimizi iddia ettiğimiz değerler ve dava uğruna bir duruş bir tutum sergilemektir. Bunu insan olarak yapmayanların yapacağı tek şey özür dileyerek işledikleri cürümü bir noktada sona erdirmektir. Ancak hayasızca işledikleri cürümü pervasızca savunma girişimleri bu gün bu insanların devam eden tahribatlarına bir işarettir. Bizler bunu, kendi örgütsel deneyimimizde bir itirafçıyla yaşadık. Etkileri bu güne kadar süren bir yıkımın acıları hala sürmektedir; sürgünlerimizin, polise afişe oluşumuzun sonuçları hala çekilmektedir.
Ser verip sır vermeyen İbo, Kızldere katliamındaki direnişe, idam sehpasındaki direnişe, işkencedeki direnişiyle katılmış ve döneminin klasikleşen duruş ve tutumlarına önemli bir veri sağlamıştır. O günde işkencede direnen ve ölümüne bu tutarlı tutumuyla dik duranlar olmuştur. Ancak İbo’nun tutumu bu boyutuyla başlayıp biten bir tutum değildi. O aynı zamanda müthiş bir bilgi birikimiyle, yazdıkları ve temsil ettiği değerlere karşı gösterdiği orijinalitesiyle de bu gün üzerinde durmakta olduğumuz değer manzumesini, liderlik ve önderlik vasfını kazanmıştır.
Bunu sağlayan öncelikli veri İbo’nun tipik bir yerli olmasıdır. Tam bir Anadolu insanı olarak önder ve lider olmayı başarmasıdır. Geldiği kültürel geleneğin direnme menkıbeleri, söylem ve nefesleri İbo’da öylesine derin öylesine birebir bir köklülük göstermiştir ki, akıllara ziyan işkencelere dayanmanın erdemi burada tecelli etmiştir. Bu noktada, kendi adıma önemli bir belirleme yapacağım.
Acı çekmeyi erdem saymam. Acı insani olmayan bir unsurdur. Acı çekerek yaratılan mistizme karşı her zaman durmuş bir düşün geleneğine sahibim. Bizim gelenekte Kerbela olayı, Şiilikte dile gelen acının tekrar yaşanarak Hz. Hüseyn’in anılmasını içermez. Bizim gelenekte Hz. Hüseyn ölmemiştir, her bir Alevinin devam eden direnişinde yaşamaya devam etmektedir. Bu yanıyla evrimin sürekliliği, devinimi vardır. Direnmenin yaşamı yenilemek için ortaya koyduğu tutumda, devamlılığı dile getiren bu öğretide donukluk yoktur. Emevi şeriatının iflas ettiği alan da bu alandır. “Akıl süzgecinden geçmeyen hiçbir şey şer-i olamaz” diyen büyük şeyhimiz Hüseyn bin Hamdan el Hasibi’nin 1100 yıl önceden belirlenmiş, bu güne dik olarak gelebilmiş evrensel insan akıl süreçlerini tanımlayan eğretisi de budur. Acı çekmek erdem değildir diyorum bir kez daha.
Anadolu Aleviliğini de Şiilikten ayıran önemli referanslardan biri de budur. Bu gelenekte direnmek acı çekmeyi erdemli kılmak için ortaya konmaz.
Acı çekmek erdem değildir insani değildir ancak, verilerin gerektirdiği duruş için, tutum için, dayatılan acıyı erdeme dönüştürmek bir başka şeydir. Bu, acıyı dayatan düşmana karşı dik durmaktır, temsil edilen değerlere karşı sorumluca bir duruş ortaya koymaktır. Bunun adı direnmektir…
Bu bir fay hattıdır. Bu bir kırılma noktasıdır. Acıyı erdem görme değil, dayatılan acıyı erdeme dönüştürerek göğüslemektir. Mitsizim değil, ilerlemedir direnmenin diğer adıdır. İbo kendi orijinalitesi olan Anadolu gerçekliğini temsil eden önder ve lider olarak bunu başarmıştır. Bu ise bir yoğunluk halidir, bir bilgi birikimi ve net bir amaç, hedef arkasında dik duruştur. İbo’nun, hepimize bıraktığı mirası budur.
Orijinal olmak, evrensel olmanın giriş kapısı ise bu kapıdan devrimci hareket tarihinde ilk geçen İbrahim Kaypakkaya’dır diyeceğim. Bize ait olana, bizden olana, kendi gerçekliğimize, tarihimizle şekillenmiş olana sahip çıkışımızın algısı da buradadır.
Denizler, Mahirler ve İbolar birbirini tamamlayan duruşlarıyla geçmişimizin yaşayan verileri olarak, önder ve liderleri olarak geleceğimizde haklı yerlerini almaya devam etmektedirler. Geçmişi olmayanların geleceği olmayacağını bu tabloda bir kez daha bilince çıkarmak güç değildir.
İbrahim Kaypakkaya bizim demokrasi düşmanlarına son sözümüzdür. Bu söz bir nefestir, bir duruştur, bir tutumdur. Geçmişimizdir, gelecekte yaşayan verimizdir.
Bu sözün kod adı da, açık adı da DİRENMEKTİR.
Tarihi yaratan evrim, devrimci bir direnme tarihidir. Bin bir biçim ve bin bir yoldan doğruya varışıyla tarihi ilerleten kolektif akıl, her mevzide ortaya koyduğu direnmeyle bunu başarmıştır.
İbrahim Kaypakkaya budur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
ALİ BAKIR / MAHKUMUM TUTSAĞIM
ELLERİM KELEPÇELİ.GÖZLERİM ÜŞÜYOR SOGUKTAN. KALDIGIM HÜCRENİN RANZASI YOK. YERLER MOZAİK. YATTIGIMDA YERİN SOGUKLUGUNU CİGERLERİMDE HİSSEDİYORUM.SEN YOKSUN YANIMDA. ADINA ŞİİRLER YAZDIGIM…
SABAHA KARŞI 2’DE SORGULADILAR BENİ.HER SUSTUGUMDA YÜKSEK VOLTAJ VERİYORLARDI. HER DİRENDİGİMDE BİRAZ DAHA ACI ÇEKİYORDUM.SEN ÜZÜLME SAÇLARI GÜZEL YARİM.ACI ÇEKTİGİMİ BELLİ ETMİYORUM.ADINA TÜRKÜLER YAZDIGIM…
İŞTE GİDİYORUM SESSİZ BİR SÜRECE.DUVARLARI KÜFLENMİŞ, NÜTÜBETLİ DEMİR KAPILARLA DONATILMIŞ HAPİSANEYE.DİLEGİM GÖKYÜZÜNÜ GÖREN BİR HÜCRE BANA. BANA AY IŞIGI LAZIM. GÖKYÜZÜNE BAKTIGIMDA SEN OLACAKSIN YANIMDA. VE AY IŞIGINDA MISRALARA DÖKECEGİM SENİ.
MAHKUMUM
TUTSAGIM
DONUK BAKIŞLIM…
SABAHA KARŞI 2’DE SORGULADILAR BENİ.HER SUSTUGUMDA YÜKSEK VOLTAJ VERİYORLARDI. HER DİRENDİGİMDE BİRAZ DAHA ACI ÇEKİYORDUM.SEN ÜZÜLME SAÇLARI GÜZEL YARİM.ACI ÇEKTİGİMİ BELLİ ETMİYORUM.ADINA TÜRKÜLER YAZDIGIM…
İŞTE GİDİYORUM SESSİZ BİR SÜRECE.DUVARLARI KÜFLENMİŞ, NÜTÜBETLİ DEMİR KAPILARLA DONATILMIŞ HAPİSANEYE.DİLEGİM GÖKYÜZÜNÜ GÖREN BİR HÜCRE BANA. BANA AY IŞIGI LAZIM. GÖKYÜZÜNE BAKTIGIMDA SEN OLACAKSIN YANIMDA. VE AY IŞIGINDA MISRALARA DÖKECEGİM SENİ.
MAHKUMUM
TUTSAGIM
DONUK BAKIŞLIM…
Geçmiş Olsun !
SEvgili Kemal yoldaşım Babanın rahatsızlığını sitede okudum .Geçmiş olsun dileklerimi sunar sağlıklı yaşam dilerim .
Seyfi MUXUNDİ
Seyfi MUXUNDİ
Geçmiş Olsun !
Sayın DOĞAN,
Babanızın durumuna çok üzüldüm.Dileğim tez zamanda iyileşmesi. Babam Osman ÖNCEL'i 24 Ocak 1995 yılında akciğer kanserinden yitirdim.Çok zor bir durum.Selamlarımı ve saygılarımı sunarım.
Osman Ünver ÖNCEL.
Babanızın durumuna çok üzüldüm.Dileğim tez zamanda iyileşmesi. Babam Osman ÖNCEL'i 24 Ocak 1995 yılında akciğer kanserinden yitirdim.Çok zor bir durum.Selamlarımı ve saygılarımı sunarım.
Osman Ünver ÖNCEL.
GEÇMİŞ OLSUN
Kemal DOĞAN arkadaşa ve Babasına geçmiş olsun dileklerimizle.
Hacıbektaştan SULUCA KARAHÖYÜK GAZETESİ
GEÇMİŞ OLSUN MESAJI
Dostum,dostumuz,arkadaşımız,yoldaşımız; KEMAL DOĞAN’IN babasının rahatsızlığından dolayı üzüntümüzü,geçmiş olsun dileklerimizi belirtiriz.
Umarım sağlığına kavuşur sevenleriyle beraber olur.
EVRENSEL PAYLAŞIM
Geçmiş Olsun
Sevgili Dostum, az önce öğrendim rahatsızlığınızı. Bir su damarı gibi ince bir sızı oturdu yüreğime ama onca zifir gecelerden geçip ateş ırmaklarından sağ çıkan bir arkadaş olarak bu vartayı atlatacağına inanıyorum. Sevginin sesiyle kalbimle sağlıklar dilerim sana.
Mehmet Özer
ŞAİR
Mehmet Özer
ŞAİR
GEÇMİŞ OLSUN
HASTANEDE YATAN DEĞERLİ DOSTUM KEMAL DOĞAN,IN BABASI MUHTEREM .. BEYE VE KEMAL DOSTUMA GEÇMİŞ OLSUN DİLERİM.
FARUK EROĞLU ( İHD YÖNETİCİSİ )
(maviterlikmedya siyasi site http://www.maviterlikmedya.tr.gg/)
FARUK EROĞLU ( İHD YÖNETİCİSİ )
(maviterlikmedya siyasi site http://www.maviterlikmedya.tr.gg/)
Geçmiş Olsun !
Merhabalar,
Babanızın hastalığını yeni öğrenmiş bulunmaktayım. Geçmiş olsun dileklerimi sunar, babanızın bir an önce sağlığına kavuşmasını diler, selam ve sevgilerimi sunarım.
Mustafa Hoca
www.gomanweb.com
Babanızın hastalığını yeni öğrenmiş bulunmaktayım. Geçmiş olsun dileklerimi sunar, babanızın bir an önce sağlığına kavuşmasını diler, selam ve sevgilerimi sunarım.
Mustafa Hoca
www.gomanweb.com
Geçmiş olsun !
Şu anda hastanede yatmakta olan Muhterem .. Bey'e geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor, kendisine acil sağlık diliyoruz.
Solcu Dergisi adına
Özgür Gülsoy
Solcu Dergisi adına
Özgür Gülsoy
Geçmiş Olsun
Rahatsızlanarak hastahaneye kaldırılan, sitemizin yazarı Kemal Doğan'ın babası, muhterem Bey'e geçmiş olsun diyor ve bir an evvel tekrar sağlığına kavuşmasını sabırsızlıkla bekliyoruz.
AWE sitesi adına
N.Nadi Çelik
AWE sitesi adına
N.Nadi Çelik
GEÇMİŞ OLSUN...
Kemal Doğan genç bir arkadaşımız. Emekçi ve direngen bir devrimci.
Alın teri çabasıyla ayakta dik duran bir yiğit. Babası ağır bir hastalıkla
mücadele ediyor.Yaşam belasına bir de ebeveyin hastalığı, geçmiş olsun genç
arkadaşım geçmiş olsun.
Acil şifalar dileğimle geçmiş olsun diyorum.
Ayrı Varlık Adına ;
Mihrac Ural.
Alın teri çabasıyla ayakta dik duran bir yiğit. Babası ağır bir hastalıkla
mücadele ediyor.Yaşam belasına bir de ebeveyin hastalığı, geçmiş olsun genç
arkadaşım geçmiş olsun.
Acil şifalar dileğimle geçmiş olsun diyorum.
Ayrı Varlık Adına ;
Mihrac Ural.
TEMEL DEMİRER’İN 301 DAVASI
İDARE MAHKEMESİ’NDE…
BİZ DE ORADA OLACAĞIZ!
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, gitti. Geride açılmasına “izin” verdiği 301 davaları kaldı.
Bilindiği üzere bu davaların en “ünlü”lerinden biri, yazar Temel Demirer’in Hrant Dink’in katledilişinin ertesi günü düzenlenen protesto gösterisinde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında açılan dava.
Davanın bu denli ünlenmesinin bir nedeni ise, sürdürülmesi için verilen Bakanlık izninde, “sanığın suçlu olduğu kanaati”nin belirtilmesiydi. Bir başka deyişle Bakanlık, hükmü, yargı kararını beklemeksizin, verdiği “olur”la kesmişti!
Sabık Adalet Bakanı, bununla da yetinmedi, her vesileyle Temel Demirer’i medya önünde “suçlu” ilan etmekten geri durmadı. Mehmet Ali Şahin, “Ben devletime katil dedirtmem!” diyen bir “Adalet (?)” Bakanı olarak geçti tarihe!
Temel Demirer ve avukatları, bu “hukuk skandalı”nı İdare Mahkemesi’ne taşıdılar. Ankara 4. İdare Mahkemesi, 12 Mayıs 2009 günü, Demirer’in itirazını görüşecek.
Bu sürecin aynı zamanda 301. Maddeye dayanarak açılan davaların Adalet Bakanlığı “izni”ne bağlı olması gibi “akıldışı” bir uygulamayı, ama nihayetinde bizatihî TCK 301. maddeyi tartışmaya açmak olduğunun bilincindeyiz.
Bu nedenle bizler, 12 Mayıs 2009 günü saat 9.00’da Ankara 4. İdare Mahkemesi’nde olacağız.
301. Maddenin düşünce ve ifade özgürlüğünü boğan bir “deli gömleği” olduğunun bilincinde olan tüm duyarlı yurttaşları, bizimle birlikte orada olmaya çağırıyoruz.
BİZ İSTERSEK HERŞEY DEĞİŞİR!
ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ
Tarih: 12 Mayıs 2009
Saat: 9.00
Yer: Ankara 4. İdare Mahkemesi
BİZ DE ORADA OLACAĞIZ!
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, gitti. Geride açılmasına “izin” verdiği 301 davaları kaldı.
Bilindiği üzere bu davaların en “ünlü”lerinden biri, yazar Temel Demirer’in Hrant Dink’in katledilişinin ertesi günü düzenlenen protesto gösterisinde yaptığı konuşma nedeniyle hakkında açılan dava.
Davanın bu denli ünlenmesinin bir nedeni ise, sürdürülmesi için verilen Bakanlık izninde, “sanığın suçlu olduğu kanaati”nin belirtilmesiydi. Bir başka deyişle Bakanlık, hükmü, yargı kararını beklemeksizin, verdiği “olur”la kesmişti!
Sabık Adalet Bakanı, bununla da yetinmedi, her vesileyle Temel Demirer’i medya önünde “suçlu” ilan etmekten geri durmadı. Mehmet Ali Şahin, “Ben devletime katil dedirtmem!” diyen bir “Adalet (?)” Bakanı olarak geçti tarihe!
Temel Demirer ve avukatları, bu “hukuk skandalı”nı İdare Mahkemesi’ne taşıdılar. Ankara 4. İdare Mahkemesi, 12 Mayıs 2009 günü, Demirer’in itirazını görüşecek.
Bu sürecin aynı zamanda 301. Maddeye dayanarak açılan davaların Adalet Bakanlığı “izni”ne bağlı olması gibi “akıldışı” bir uygulamayı, ama nihayetinde bizatihî TCK 301. maddeyi tartışmaya açmak olduğunun bilincindeyiz.
Bu nedenle bizler, 12 Mayıs 2009 günü saat 9.00’da Ankara 4. İdare Mahkemesi’nde olacağız.
301. Maddenin düşünce ve ifade özgürlüğünü boğan bir “deli gömleği” olduğunun bilincinde olan tüm duyarlı yurttaşları, bizimle birlikte orada olmaya çağırıyoruz.
BİZ İSTERSEK HERŞEY DEĞİŞİR!
ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ
Tarih: 12 Mayıs 2009
Saat: 9.00
Yer: Ankara 4. İdare Mahkemesi
Kul Sefili / GEÇMİŞ OLSUN MESAJI
Sevgili dostlar ve yoldaşlar;
Üstat Aşık İhsani’n ölümünden sonra, mücadele arkadaşının üzüntüsü ve geçmişte gördüğü işkencelerin verdiği büyük tahribatlardan da olacak ki, ağır bir kal p ameliyatı geçiren değerli üstat, sosyalizmin yılmaz savunucusu Aşık Şahturna yoğun bakımdadır. Şu anda durumu iyiye gitmektedir.
Dostlar, yoldaşlar, bizler değerlerimize yaşarken sahip çıkmalıyız, öldükten sonra metiyeler düzmenin hiç anlamı kalmıyor. Onun için Sevgili ŞahTurna’mıza geçmiş olsun dilekleri ile yanında olduğumuzu bildirmeliyiz.
Sevgili üstat Şah Turna bizler her zaman senin yanındayız. Yoldaşlarım adına size geçmiş olsun diyorum.
Komünist Ozan
Kul Sefili ( Ali Turalı)
kulsefili.websahasi.com
Üstat Aşık İhsani’n ölümünden sonra, mücadele arkadaşının üzüntüsü ve geçmişte gördüğü işkencelerin verdiği büyük tahribatlardan da olacak ki, ağır bir kal p ameliyatı geçiren değerli üstat, sosyalizmin yılmaz savunucusu Aşık Şahturna yoğun bakımdadır. Şu anda durumu iyiye gitmektedir.
Dostlar, yoldaşlar, bizler değerlerimize yaşarken sahip çıkmalıyız, öldükten sonra metiyeler düzmenin hiç anlamı kalmıyor. Onun için Sevgili ŞahTurna’mıza geçmiş olsun dilekleri ile yanında olduğumuzu bildirmeliyiz.
Sevgili üstat Şah Turna bizler her zaman senin yanındayız. Yoldaşlarım adına size geçmiş olsun diyorum.
Komünist Ozan
Kul Sefili ( Ali Turalı)
kulsefili.websahasi.com
Seyfi MUXUNDİ / ÜÇ FİDANIN ANISINA
Deniz Gezmiş’in yaşamı ve idam sehpasındaki son anılarını Nihat Behram’dan tutun da Parti yayın organlarına kadar bir çok kaynaklardan okudum. Elbette ki çok etkilendim Ama tv. deki bir açık oturumda Avukat Halit Çelenk’in anlattıklarını dinleyince o gün ilk defa Deniz ve arkadaşları için hüngür hüngür ağladım.
6 Mayısın yaklaştığı bu günlerde onları bir kere daha anmanın anısına yıllar önce Halit Çelenk programından sonra yazdığım şiiri onu sevenlere sunuyorum.
Seni özledik Deniz. Kalk bak ta kapitalizm bizleri nasıl bencilleştirdi. İnan ki Feodal ilişkiler bile ileriydi bizden.
SENİ SAYGI İLE ANIYORUZ
İPTEKİ İNSANLAR
Bir TV programında dinledim,
Darağacında sallanan insanın
Can verişini.
İlk defa bu kadar ürperdim.
İlk defa bu kadar çok tiksindim.
Karşı çıkardım,
Kendimi bildim bileli:
Menderes’in
Deniz’in
Yusuf’un
Hüseyin’in
Erdal’ın…
İdamına
İnsanların asılmasına
Oldum olası
Hammurabiden kalan kısasa.
Boynunda ilmeğiyle can vereni
İstemem.
O gece dinledim Halit Çelenk’i
Şöyle sıraladı sözlerini:
‘’Fal taşı gibi açılan gözler,
Ardından ağır ağır kapanan
Kapaklar.
Sanki yere değercesine,
Yere değmek istercesine
Aşağıya sarkan dudaklar.
Ve dudağının kenarında salyalar.
Belden aşağı titreyen
Bacaklar.
Çıkınca can bedenden
İpinin etrafında
Semah gibi dönen beden’’
Görmeyen
Görüp de içi sızlamayan insan
Anlatamaz böylesine ayrıntılı.
İlk defa bu kadar ürperdim
İlk defa bu kadar tiksindim
İnsan
oğlu
olduğumdan.
26.11.1993
6 Mayısın yaklaştığı bu günlerde onları bir kere daha anmanın anısına yıllar önce Halit Çelenk programından sonra yazdığım şiiri onu sevenlere sunuyorum.
Seni özledik Deniz. Kalk bak ta kapitalizm bizleri nasıl bencilleştirdi. İnan ki Feodal ilişkiler bile ileriydi bizden.
SENİ SAYGI İLE ANIYORUZ
İPTEKİ İNSANLAR
Bir TV programında dinledim,
Darağacında sallanan insanın
Can verişini.
İlk defa bu kadar ürperdim.
İlk defa bu kadar çok tiksindim.
Karşı çıkardım,
Kendimi bildim bileli:
Menderes’in
Deniz’in
Yusuf’un
Hüseyin’in
Erdal’ın…
İdamına
İnsanların asılmasına
Oldum olası
Hammurabiden kalan kısasa.
Boynunda ilmeğiyle can vereni
İstemem.
O gece dinledim Halit Çelenk’i
Şöyle sıraladı sözlerini:
‘’Fal taşı gibi açılan gözler,
Ardından ağır ağır kapanan
Kapaklar.
Sanki yere değercesine,
Yere değmek istercesine
Aşağıya sarkan dudaklar.
Ve dudağının kenarında salyalar.
Belden aşağı titreyen
Bacaklar.
Çıkınca can bedenden
İpinin etrafında
Semah gibi dönen beden’’
Görmeyen
Görüp de içi sızlamayan insan
Anlatamaz böylesine ayrıntılı.
İlk defa bu kadar ürperdim
İlk defa bu kadar tiksindim
İnsan
oğlu
olduğumdan.
26.11.1993
Blog Arşivi
-
▼
2009
(105)
-
▼
Mayıs
(21)
- AÇIKLAMA
- TEMEL DEMİRER ALTI AY HAPSE MAHKÛM OLDU
- BASINA VE KAMUOYUNA
- İ.H.D GAZİANTEP ŞUBESİNDEN DUYURU
- Kemal Doğan / Kenan Mak Ölümsüzdür !
- Acın, Acımızdır Yener Hoca !
- BASINA VE KAMUOYUNA
- Sibel Özbudunla Söyleşi / DEVRİMCİ DEMOKRASİ
- Kemal Doğan / Diyarbakır'da Bir Kaya ; KAYPAKKAYA
- DİRENMENİN ERDEMİ
- Seyfi MUXUNDİ / MAHSUNİ’Yİ VE İBRAHİM KAYPAKKAYA’Y...
- Devrimci Dönüşüm / İBRAHİM KAYPAKKAYA'NIN HAYATI
- Yoldaş İbrahim Kaypakkaya'yı Anıyoruz...
- ŞİAR RİŞVANOĞLU YARGILANIYOR…
- Kul Sefili / 18 Mayısı Unutmadık / Kaypakkayaya Şi...
- Seyfi MUXUNDİ / ANNELER GÜNÜ
- “BİZİM DELİLERİMİZ”[*]
- Türkiye Gerçeği Dergisi Yazı İşleri Müdürü Gözaltn...
- 6 Mayıs / Bolu
- OBAMA’NIN “BÜYÜK OYUN”U VEYA SALDIRININ “YÖNÜ”![*]...
- Binlerce emekçi Taksim'e girdi; Taksim çatışa çatı...
-
►
Nisan
(22)
- Yaşasın 1 Mayıs
- Kemal Doğan / Biji 1 Gulan
- ALİ BAKIR / IRAK SEMALARI
- SİBEL ÖZBUDUN / TAKSİM’İ KAZANMAK[*]
- 'Kırmızı Gül Buz İçinde' yayımlandı
- KUL SEFİLİ / AŞIK İHSANİ 'Yİ TANIYALIM
- Ali Bakır - Kemal Doğan / Bugün 23 Nisan !
- Militan ruhlu halk ozanını kaybettik
- 4. Özgür Film Festivali
- SERKAN KARAÇEPER'İ KAYBETTİK !
- AWE / Soru Atölyesi
- Mehmet ÖZER SOVYET FOTOĞRAFÇILIĞI
- Kemal Doğan / Öldü ŞİRİN, Doğdu TAYLAN !
- Kemal Doğan / SANSÜRE HAYIR !
- Kemal Doğan / Materyalist Felsefe (Kitap Tanıtımı ...
- TSİP / SOSYAL SINIF NEDİR?
- Taleplerimizle 1 Mayıs'ta Taksim'deyiz
- Bolu'da ekonomik kriz ve çözüm yolları tartışıldı
- 1 MAYIS 2009"DA TAKSİM"E!
- Kemal Doğan / Selam olsun 1 Mayıs’ı Yaratanlara v...
- Rojda: AKP adayından tehdit aldım
- BİTMEYEN POLİS TACİZİ
-
▼
Mayıs
(21)
Emine ÇELİK / TÜRKİYE'DE İŞSİZ İNSAN
Türkiye'nin genel durumu üzerine söylenen-ecek çok söz vardır. Burda bunları teker teker saymak çok uzun zaman alır, bu yazıyı uzatır ve daha da önemlisi hepimizin bildiği şeyleri tekrar okumak sade ve sadece can sıkıcı olur. Bir konuda (bilhassa son günlerde) çok hassasım ve ne kadar can sıkıcı olsa da sessiz kalmanın/ görmezden gelmenin (aslında geçiştirmenin demem gerekir) iyi olmayacağını ve bu konuda en azından 'sorunu dile getirmenin' azıcık da olsa rahatlatacağına inananlardanım. Türkiye'nin 70 milyonu aşkın nüfüsü var ve bu nüfüsün yarısını genç nüfus (28 yaş altı) oluşturuyor.
Bu rakamlar bize çok şey söylüyor. Özellikle az gelişmiş ülke sıfatıyla çok şey söylüyor. Mesela birinci mesele işsizlik, iş-istihdam yetersizliği, aşırı tüketim, sağlık hizmetleri yetersizliği, çevre kirliliği, alt yapı sorunu, gece kondulaşma v.s uzadıkça uzayan bir liste. (iç karartıcı olduğu apaçık bir liste) Burda en birinci sırada yazdığım işsizlik sorununa değinmek istiyorum. Aşırı nüfus ve yetersiz iş hacmiyle çok büyük sıkıntılar çeken insanlar (işsiz-emeksiz; çok pardon ekmeksiz insanlar) Başvurdukları her işe kendilerinden önce yüzlerce kişinin başvurduğı insanlar. Zihinleri, ruhları alt-üst, ters-köşe, kalburüstü (ne isterseniz o ) insanlar. Bu ciddi bir mesele en büyük gerçektir. Bu Türkiye'nin gerçek yüzü ve ayıbıdır. Kendi özkaynakları çok olup bir türlü kullanamayan ne acı ki yabancılara kullandıran başka kaç ülke vardır? İNSAN Cepleri de elleri gibi boş insan,Yüzünde binbir keder saklı.Acıya gülebilen oyuncu insan,Yüreği kocaman insan, gözleri gibi kocaman.O bizden insan, bizden daha da insan...
Geçen sene derslerine girdiğim iktisat profösörünün 'Yabancı firmaların ürünlerinden aldığınız sürece işsizlikten şikayet etmeniz yersiz!' sözünün ne büyük anlam içerdiğini o zaman daha iyi anlamıştım. Kendi üreticisine hayrı olmayanın vatandaşına hiç olmuyor; kendi tavında pişenin karnı sadece kendisine doyuyor, bu durumun büyük bedelini gençler ödüyor. Önleri- gelecekleri mavi umutlu düşlerden sonra belirsizleşen giderek kararan düşlü gençler de bizim gençlerimiz, artık çareyi yurtdışında arayan ülkesinden kaçan gençlerimiz, Türkiye'nin gençleri. Yıllar öncesinde 'yurtdışı sevdası' olan gençlere (akraba gençlere) tepkili davranmam, bunu bir heves olarak algılamam şimdilerde (bugünlerde) anlayışa hatta isabetli karara dönüşüyor ve ne yazık ki durum değişmiyor, gelişmiyor umud etmek bu duruma avunmak, boşa kürek çekmek oluyor. işsizliği azaltamayan zihniyetler kendi bitmek bilmez hengamelerinde oyalanırken, arsızlaşıp ( artık gözler önünde çalarken, hortumlarken, üstüne de bir kamyon yalan söylerken) bir türlü şeffaflaşamayan bütçeyle krizler yaşanıp dururken, dışarda vatandaşları da bir türlü kendi kimliklerine de, topaklarına da sığmayan- sığdırılamayan insanlar oluyor. Sorunları unutturulmak istenen insanlar.
Umursanmayan insanlar onlar da bizim insanlarımız. Kalabalıklaşan ve giderek zorlaşan şartlarda yaşıyoruz. Zorlaşan şartları kısa bir örnek (sadece bir tanecik örnek) ile açıklamak gerekirse bu 'sınav' dır. Her atacağınız adımda karşılaşacağınız verilmesi zorunlu bariz bir durumdur 'sınav' Okul öncesi sınav, okulda sınav, okul sonrası sınav, iş öncesi, ortası, sonrası (kademe atlamak için) sınav. Bitmek bilmez bir sınav. Hayatımız sınav. İlkokuldan yarışa başlayan 'okuyamazsa (-da değil artık iyi bir bölüm okuyamazsa) açıkta çocuklarımız-işsiz kalabilecek tehditlerinde çocuklarımız, onlarda bizim çocuklarımız, hipodromda yarışa hazır çocuklarımız..
Biz artık sorunları unutturulmak istenen insanlar olmak istemiyoruz. Çocukları yarışa hazırlananlar olmak istemiyoruz. Biz sorunlarına çare bulunması gereken insanlar- sadece hakettiklerimizi istiyoruz. Sokaklarda avare-mutsuz insanları görmek yerine mutlu yüzleri, geleceğe umutlu bireyleri görmek istiyoruz. Biz iş istiyoruz, temiz bir yaşam istiyoruz. Biz kalabalıklaşmış haliyle daha fazla kalabalıklaşmadan yaşanan- yaşanabilen bir toplum istiyoruz. Biz insanı insanca görebilen ve de yaşatabilen bir devlet istiyoruz. Çok mu istiyoruz?
Bu rakamlar bize çok şey söylüyor. Özellikle az gelişmiş ülke sıfatıyla çok şey söylüyor. Mesela birinci mesele işsizlik, iş-istihdam yetersizliği, aşırı tüketim, sağlık hizmetleri yetersizliği, çevre kirliliği, alt yapı sorunu, gece kondulaşma v.s uzadıkça uzayan bir liste. (iç karartıcı olduğu apaçık bir liste) Burda en birinci sırada yazdığım işsizlik sorununa değinmek istiyorum. Aşırı nüfus ve yetersiz iş hacmiyle çok büyük sıkıntılar çeken insanlar (işsiz-emeksiz; çok pardon ekmeksiz insanlar) Başvurdukları her işe kendilerinden önce yüzlerce kişinin başvurduğı insanlar. Zihinleri, ruhları alt-üst, ters-köşe, kalburüstü (ne isterseniz o ) insanlar. Bu ciddi bir mesele en büyük gerçektir. Bu Türkiye'nin gerçek yüzü ve ayıbıdır. Kendi özkaynakları çok olup bir türlü kullanamayan ne acı ki yabancılara kullandıran başka kaç ülke vardır? İNSAN Cepleri de elleri gibi boş insan,Yüzünde binbir keder saklı.Acıya gülebilen oyuncu insan,Yüreği kocaman insan, gözleri gibi kocaman.O bizden insan, bizden daha da insan...
Geçen sene derslerine girdiğim iktisat profösörünün 'Yabancı firmaların ürünlerinden aldığınız sürece işsizlikten şikayet etmeniz yersiz!' sözünün ne büyük anlam içerdiğini o zaman daha iyi anlamıştım. Kendi üreticisine hayrı olmayanın vatandaşına hiç olmuyor; kendi tavında pişenin karnı sadece kendisine doyuyor, bu durumun büyük bedelini gençler ödüyor. Önleri- gelecekleri mavi umutlu düşlerden sonra belirsizleşen giderek kararan düşlü gençler de bizim gençlerimiz, artık çareyi yurtdışında arayan ülkesinden kaçan gençlerimiz, Türkiye'nin gençleri. Yıllar öncesinde 'yurtdışı sevdası' olan gençlere (akraba gençlere) tepkili davranmam, bunu bir heves olarak algılamam şimdilerde (bugünlerde) anlayışa hatta isabetli karara dönüşüyor ve ne yazık ki durum değişmiyor, gelişmiyor umud etmek bu duruma avunmak, boşa kürek çekmek oluyor. işsizliği azaltamayan zihniyetler kendi bitmek bilmez hengamelerinde oyalanırken, arsızlaşıp ( artık gözler önünde çalarken, hortumlarken, üstüne de bir kamyon yalan söylerken) bir türlü şeffaflaşamayan bütçeyle krizler yaşanıp dururken, dışarda vatandaşları da bir türlü kendi kimliklerine de, topaklarına da sığmayan- sığdırılamayan insanlar oluyor. Sorunları unutturulmak istenen insanlar.
Umursanmayan insanlar onlar da bizim insanlarımız. Kalabalıklaşan ve giderek zorlaşan şartlarda yaşıyoruz. Zorlaşan şartları kısa bir örnek (sadece bir tanecik örnek) ile açıklamak gerekirse bu 'sınav' dır. Her atacağınız adımda karşılaşacağınız verilmesi zorunlu bariz bir durumdur 'sınav' Okul öncesi sınav, okulda sınav, okul sonrası sınav, iş öncesi, ortası, sonrası (kademe atlamak için) sınav. Bitmek bilmez bir sınav. Hayatımız sınav. İlkokuldan yarışa başlayan 'okuyamazsa (-da değil artık iyi bir bölüm okuyamazsa) açıkta çocuklarımız-işsiz kalabilecek tehditlerinde çocuklarımız, onlarda bizim çocuklarımız, hipodromda yarışa hazır çocuklarımız..
Biz artık sorunları unutturulmak istenen insanlar olmak istemiyoruz. Çocukları yarışa hazırlananlar olmak istemiyoruz. Biz sorunlarına çare bulunması gereken insanlar- sadece hakettiklerimizi istiyoruz. Sokaklarda avare-mutsuz insanları görmek yerine mutlu yüzleri, geleceğe umutlu bireyleri görmek istiyoruz. Biz iş istiyoruz, temiz bir yaşam istiyoruz. Biz kalabalıklaşmış haliyle daha fazla kalabalıklaşmadan yaşanan- yaşanabilen bir toplum istiyoruz. Biz insanı insanca görebilen ve de yaşatabilen bir devlet istiyoruz. Çok mu istiyoruz?
Meksika'dan 1 Mayıs mesajı
Eğitim emekçisi ve sendikacı Gabriela Gonzalez'in(*) 1 Mayıs mesajı:
Meksika, Latin Amerika ve dünyadaki sosyalistler bir ses olalım!Krize karşı mücadelede başarısızlıklarla ve kırılan umutlarla geçen bir yılın ardından 2009 1 Mayıs'ı kırılan umutların canlanışı, dünya krizine karşı mücadelede gerçek bir uyanışın simgesi olmalıdır.
Meksika'da krize karşı yapılan eylemlerdenDünya genelinde 1 Mayıs’ın sosyal mücadelede özel bir anlamı vardır. Sınıfa özgü olayı başlatan bütün tarihi gerçekler bilinmektedir.1 Mayıs gerçekte “modern” ya da çağdaş bir fikir ama bugün hala bunun böyle bir anlamı var mı? Bu anlamı bugün biliniyor mu? Anlaşılan cevap “Hayır” ve bu her birimiz için endişeli bir durumdur.1 Mayıs’ta asıl amaç işçilerin haklarını garanti altına almaktır. Bugün objektif baktığımızda o kazanılan haklardan geriye ne kalmıştır.
Bizim kahramanlıkla dolu bir tarihimiz var. Her zaman bizim için yücedir. Her birinde kurtarıcı olarak tekrar ve tekrar canlandırdığımız bu kahramanlar inanılmaz gibi görünür. İşte bu nedenle eski tarihimiz gözlerimiz ve aklımızdır.Gerçekte 1 Mayıs’ın hikayesi kanlı ve korkunç olduğu inkar edilemez. Fakat kazandırdıklarının yanında bu korkunçluğu önemsizdir. Biz bu kazanımlara çoğunlukla sahip çıkamadık. Biz bu hikayenin devamını getiremedik. Bizler ancak bu hikayeyi kütüphanedeki kitapların sayfalarına sakladık, anlamak ve analiz etmek fırsatına veya yeteneğine sahip olamadık. Ve sonra anti sosyal düşüncelerin ölçüleri bir noktada yaşamımızda etkin oldu.Geçmişten gelen öncülerimiz kahramanlarımız cesur, aktif ve uyumluydu ve tabii ki onların birçok başarısının bize faydası oldu.
Bütün bu başarıların ardından bugün dünyada neler oluyor?Emperyalizm ve kapitalizm yoksulları işten atıyor, ücret haklarına bağlı olarak ücretleri yok ediyor. Sosyal haklarımız gereksiz lüks haline getiriliyor. İşçi sınıfının daha azgın sömürülmesi devam ediyor. Sendikalar yok edildi. Şimdi bütün sendikalar birleşmelidir. Asıl güç sermaye sahiplerinin yağcıları ve kuklaları olmaktan vazgeçtikleri zaman doğacak. Bunu yapmak zorundayız. Çünkü bugün 1 Mayıs'ta kazandığımız haklarımız bile kalmamıştır. Eşitlik bizden tamamen uzaktır, rakabet daha fazladır.1 Mayıs'ta bunun daha fazla olmasına izin vermeyelim. Yürüyüşler ve gösteriler yaparak gerçek bir güç haline gelelim.Meksika, Latin Amerika ve dünyadaki sosyalistler bir ses olalım. Bugün işe gitmeyin, bu asalaklıktan çık ve mücadele et. Sen bir işçisin, sen toplum için faydalısın ve en iyi çalışma koşullarını hak ediyorsun. Bugün haklarını istemen için gerçekten önemlidir. Halkın seferberliğine katıl.Bir kez daha uyan ve hepimiz için şimdi tam zamanı 1 Mayıs’taki gibi mücadele etmek ve kendi tarihimizi yapmak için. 1 Mayıs bizim günümüzdür.
ZAFERE KADAR DAİMA..
.
Gabriela Gonzalez
ZACATECAS/MEKSİKA
1 MAYIS
Farklılığımızın mücadele zenginliğiyle
ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ İÇİN YÜRÜYELİM.
Ortak ülkemizin tüm meydanlarında, özellikle tüm başkentlerinde; İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve Antakya’da etkin katılımlarla, farklılığımızın mücadele zenginliğiyle özgürlük ve demokrasi taleplerimizi haykıralım.
Mihrac Ural
28 Nisan 2009
Ülkemizde özgürlük ve demokrasi sorunu var. Bu sorunu, resmi hiçbir statü, verili Osmanlı aklıyla çözemez. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinin de gösterdiği gerçek çözüm yolu, özgürlük mücadelesinin yükseltilmesinden, Anadolu mozaiğinin her bir renginin kendi özgün örgütlenmesiyle, demokrasi mücadelesine bir manivela olarak katılmasından geçmektedir. Özgürlüğümüzün geleceği farklılığımızın mücadele zenginliğindedir. Bunu örgütlü bir güç olarak meydanlara yansıtmak, Kürt halkının gösterdiği başarıyı kendi yerelimizde de ortaya koyup desteklemek, 1 Mayıs bayramının öncelikli görevi olarak karşımızda durmaktadır. Gericiliğin ülke sathında gösterdiği yayılma karşısında ne ulusalcılar, ne liberaller ne de “Sol” ciddi bir duruş sergileyebilmiştir.
Siyaset sahnesinde bu eğilimler marjinal bile olamamıştır. Tüm Türkiye solunun hali pür meali, seçmenin değil, seçimlere katılanların %1’i bile olamamıştır. Bu güçlerin musalla taşındaki mevta halleri, halkımız üzerine örülen karanlık bir sürecin kökleşmesini güçlendirmiştir. Buna rağmen; ortak ülkemizin toprakları, özgürlük ve demokrasi taleplerini hepimiz adına yükselten Kürt halkının mücadelesine tanık olmuştur. Bu topraklar aynı zamanda yüzyılların baskısı altında olan inanç farklılıklarımızın mücadele zenginliklerini de hepimiz adına ortaya koymuştur. Bu süreçte Alevilerin gösterdiği demokratik örgütleniş ve büyük kitlesel eylemler, gericiliğin pervasızlığına dur demiştir.Gerici egemenlik karşısında ortaya konan başarılı duruşlar aynı zamanda demokrasi taleplerimizin hangi zemin üzerinde gerçekleşebilecek talepler olduğunu göstermiştir.
Bu zemin, ülkemizde tüm farklılıkların kendi özgün örgütlenmeleriyle mücadele sürecine katılması gerektiğini işaret etmektedir. Özgürlük ve demokrasi talebinde bulunan her bir farklımız; Kürdü, Türk’ü, Arap’ı, Ermeni’si, Alevi’si Sünni’si, Hıristiyan’ı ve diğerleri özgün örgütlenmeleriyle meydanlarda gericiliğe karşı demokrasi mücadelesini sürdürmelidir.
Anadolu bir halklar mozaiğidir. Bu halklar bin yıllık bir karabasan altında yaşamaktadır. Kendi anavatanlarında mülteci konumunda her türlü siyasi haklarından mahrum edilmişlerdir. Bu halkların hak ve hukuk mücadelesi aynı zamanda bir emek ve insan hakları mücadelesidir. Bu hakların kazanımı, kurum ve kuruluşlarıyla yasa ve anayasalarıyla bir demokratik yeniden yapımlaşmayı gerekli kılıyor. Demokratik bir devlet olmaksızın bunun kalıcı olması da mümkün değildir. Ortak ülkemizin eşitleri olarak, farklılığımızın tüm etkinliklerini bu amaca yöneltmeliyiz. Fırat’ın ötesini berisine, Toroslar’ın güneyini kuzeyine bağlamanın yolu buradan geçiyor. Bu, birlik ve toplumsal barışın da temelidir. 1 Mayıs kutlamalarına ülkemiz gerçekliğinde anlam verecek algılar bu zemin üzerinde yükselmelidir. Bu yanıyla 1 Mayıs kutlamalarında işçi sınıfı daha çok halklaşmalı, kapsayıcı olmakla kalmayıp halkın bir parçası olmasını gerektirmektedir diyorum; mücadele alanını fabrikanın dar çitlerinden çıkartıp ülkemizin orijinal değerleri ve hepimizi temsil eden siyasal taleplerinin savunulmasına yönelmeliyiz.Anadolu gerçeği bunu gerekli kılmaktadır.
Ortak ülkemizde 1 Mayıs bayramının gerçekçi anlamı da burada yatmaktadır. Tek boyutlu algılar, ithal malı siyasal yönelimler her ne ad altında olursa olsun bu gerçekten uzakta kalmaktadır. Bu anlamıyla İşçi sınıfı halklaşmalıdır diyoruz. Bu anlamıyla 1 Mayıs farklılıklarımızın tekleşerek zayıflatılmasına artık yer yoktur diyoruz. Her bir farkımız kendi özgün güç ve örgütlenmesiyle mücadelede omuz omuza olmalıdır. Birlik olmak, tek olmak değildir, farklılığımızın eşitliğini, tek olma adı altında eşitsiz kılacak önermelerle mağdur etmek demokratik bir önerme değildir. Bundan çıkmayan sol, son tahlilde milliyetçi bir sol olmuş ve vefat etmiştir. Bu gün siyasal hedeflerimiz için gerekli olan, her alandan farklılıklarımızın özgün örgütlenmelerini oluşturmak ve bunu mücadele sürecine bir manivela olarak katmaktır. Her kim özgürlük istiyorsa, kendi bağımsız örgütüyle aynı mücadele yoluna koyulmalıdır. Kimse kimsenin omzuna taşıyamayacağı yükleri bindirerek demokrasi ve özgürlüğü kazanacağını sanmasın. Bu önerme daha çok bölünme değil, daha çok sonuç alıcı mücadele sürecine daha çok ve etkin katılım önermesidir.
1 Mayıs bayramı kutlamalarını bu açıdan ülkemiz gerçeğine uyumlu olarak algılamak birleşmenin, dayanışmayla ortaya konmasıdır. Bu mücadele sürecinde farklılıklarımızın eşitliği kuracağımız demokratik toplumunda belirtisi olmalıdır. Farklılığımızın dayanışması birimizin öncü olup kaldıramayacağı sorumluluklar altına girmesi hiç olmayacaktır. Demokrasi ihtiyacı olan her etkinliğimiz kendi gücüyle öncü olmaya çalışmalıdır. Ayrı varlığımızın kendini bağımsızca ortaya koyması bu sürece dinamik katacak tek yoldur.
Kürt halkı, mücadele sürecinde farklılığıyla, ortaya koyduğu bağımsız örgütlenme ve etkinliğiyle bu kararı verdi. Bu karar bölünme değil, hepimiz adına daha çok sorumluluk üstlenmekti. Nitekim bu gün, ortak ülkemizin demokrasi mücadelesinde Kürt özgürlük hareketi en önemli güvence olarak ortaya çıkmış oldu. Bunu desteklemek ve demokrasi mücadelesine ivme katmak için farklılıklarımızın daha çok ve etkin olarak özgün örgütlenmeleriyle sürece katılmasını gerekli kılıyor; ülkemiz mozaiğinin tüm etkinlikleri Kürtleriyle, Türkleri, Araplarıyla, Ermenileri, Alevileriyle, gayri Müslimleri, özgürlük ihtiyacı olan her kesim bu sürece özgün örgüt ve etkinliğiyle katılmalıdır.
Bu yönelim dağılma değil, binlerce kez denenmiş ve her defasında yalan olduğu ortaya çıkıp iflas etmiş olan sahte birliklerden bin kat daha birleştirici ve sonuç alıcıdır. Yerel seçim sonuçları, bu gerçeği Kürt halkının mücadelesi ve sonuçlarıyla bunu tartışmasız ortaya koymuştur. 1 Mayıs’a bu bilinçle gidebildiğimiz ölçüde, ortak ülkemizin her alanında demokrasi mücadelesi sürecine güç katabiliriz.Ortak ülkemizin siyasal süreci böylesi bir yönelimi zorunlu kılmaktadır. Bu ülke birimizin değil de hepimizin ise, bu ülkenin bir tek alanı 1 Mayıs için yetersiz demektir. 1 Mayıs İstanbul’da Taksim’de kutlanmalıdır, ancak ortak ülkemiz sadece İstanbul değildir. Fiili başkent İstanbul olsa da. Ortak ülkemizin tek başkentli olması bile anti demokratiktir.
Anadolu, mozaik yapısına uygun birden çok başkenti kapsayacak bir coğrafi-kültürel özelliktedir. Ankara resmi başkent. Bu kalsın, bir sorun değildir. İstanbul’da fiili başkent. Ancak bu ülkenin tek boyutlu dayatmalarını aşmak ve gerçek bir özgürlükçü düşünceyle demokrasi yönelimlerimizi ortaya koymak için Diyarbakır’ı ve Antakya’yı da ihtiyari başkentler olarak algılamaya alışmalıyız. Bu gerçeği içselleştirmedikçe, ortak ülkemizde eşitler olarak demokratik bir yaşam şansı mümkün olamaz.
Bu yanıyla 1 Mayıs’ın Anadolu’nun tüm başkentlerinde, merkezi meydanlarında kutlanmasını hedef olarak önümüze koymalıyız. 1 Mayıs bayramının İstanbul’da Taksim meydanında kutlanmasına en büyük desteği de bu algı sağlayabilir. Bu hakkı kazanmak için farklılığımızın mücadele zenginliğiyle direnmeli, on yıllardır sürdürdüğümüz mücadeleyi, bir gece ansızın verdikleri siyasi kararla 1 Mayıs’ı bayram ilan etmek isteyenlerin eline bırakmamalıyız.Her 1 Mayıs bayramını korku ve gerginlik ortamına sürükleyen bu devletin, bu günü resmi tatil ilan ederek yapmaya çalıştığı hamle, seçimlerde Kürt oylarını beyaz eşya rüşvetiyle kazanma çabasından başka bir şey değildir. Bu çabanın beyhude olduğu seçim sonuçlarında açığa çıktı. 1 Mayıs’ı tatil günü yapma çabaları da aynı amaçla ele alınmaktadır. Oysa resmi kararlar olsa da, olmasa da, 1 Mayıs halkların demokrasi mücadelesini yükselttiği bir bayram günüdür. Böyle olmaya da devam edecektir.Çağrımız:Anadolu haklarının özgürlüğü ve demokratik talepleri için ortak ülkemizin tüm meydanlarında, özellikle de başkentlerinde; İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve Antakya’da daha etkin olarak kutlamalara yönelmeliyiz.
ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ İÇİN YÜRÜYELİM.
Ortak ülkemizin tüm meydanlarında, özellikle tüm başkentlerinde; İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve Antakya’da etkin katılımlarla, farklılığımızın mücadele zenginliğiyle özgürlük ve demokrasi taleplerimizi haykıralım.
Mihrac Ural
28 Nisan 2009
Ülkemizde özgürlük ve demokrasi sorunu var. Bu sorunu, resmi hiçbir statü, verili Osmanlı aklıyla çözemez. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinin de gösterdiği gerçek çözüm yolu, özgürlük mücadelesinin yükseltilmesinden, Anadolu mozaiğinin her bir renginin kendi özgün örgütlenmesiyle, demokrasi mücadelesine bir manivela olarak katılmasından geçmektedir. Özgürlüğümüzün geleceği farklılığımızın mücadele zenginliğindedir. Bunu örgütlü bir güç olarak meydanlara yansıtmak, Kürt halkının gösterdiği başarıyı kendi yerelimizde de ortaya koyup desteklemek, 1 Mayıs bayramının öncelikli görevi olarak karşımızda durmaktadır. Gericiliğin ülke sathında gösterdiği yayılma karşısında ne ulusalcılar, ne liberaller ne de “Sol” ciddi bir duruş sergileyebilmiştir.
Siyaset sahnesinde bu eğilimler marjinal bile olamamıştır. Tüm Türkiye solunun hali pür meali, seçmenin değil, seçimlere katılanların %1’i bile olamamıştır. Bu güçlerin musalla taşındaki mevta halleri, halkımız üzerine örülen karanlık bir sürecin kökleşmesini güçlendirmiştir. Buna rağmen; ortak ülkemizin toprakları, özgürlük ve demokrasi taleplerini hepimiz adına yükselten Kürt halkının mücadelesine tanık olmuştur. Bu topraklar aynı zamanda yüzyılların baskısı altında olan inanç farklılıklarımızın mücadele zenginliklerini de hepimiz adına ortaya koymuştur. Bu süreçte Alevilerin gösterdiği demokratik örgütleniş ve büyük kitlesel eylemler, gericiliğin pervasızlığına dur demiştir.Gerici egemenlik karşısında ortaya konan başarılı duruşlar aynı zamanda demokrasi taleplerimizin hangi zemin üzerinde gerçekleşebilecek talepler olduğunu göstermiştir.
Bu zemin, ülkemizde tüm farklılıkların kendi özgün örgütlenmeleriyle mücadele sürecine katılması gerektiğini işaret etmektedir. Özgürlük ve demokrasi talebinde bulunan her bir farklımız; Kürdü, Türk’ü, Arap’ı, Ermeni’si, Alevi’si Sünni’si, Hıristiyan’ı ve diğerleri özgün örgütlenmeleriyle meydanlarda gericiliğe karşı demokrasi mücadelesini sürdürmelidir.
Anadolu bir halklar mozaiğidir. Bu halklar bin yıllık bir karabasan altında yaşamaktadır. Kendi anavatanlarında mülteci konumunda her türlü siyasi haklarından mahrum edilmişlerdir. Bu halkların hak ve hukuk mücadelesi aynı zamanda bir emek ve insan hakları mücadelesidir. Bu hakların kazanımı, kurum ve kuruluşlarıyla yasa ve anayasalarıyla bir demokratik yeniden yapımlaşmayı gerekli kılıyor. Demokratik bir devlet olmaksızın bunun kalıcı olması da mümkün değildir. Ortak ülkemizin eşitleri olarak, farklılığımızın tüm etkinliklerini bu amaca yöneltmeliyiz. Fırat’ın ötesini berisine, Toroslar’ın güneyini kuzeyine bağlamanın yolu buradan geçiyor. Bu, birlik ve toplumsal barışın da temelidir. 1 Mayıs kutlamalarına ülkemiz gerçekliğinde anlam verecek algılar bu zemin üzerinde yükselmelidir. Bu yanıyla 1 Mayıs kutlamalarında işçi sınıfı daha çok halklaşmalı, kapsayıcı olmakla kalmayıp halkın bir parçası olmasını gerektirmektedir diyorum; mücadele alanını fabrikanın dar çitlerinden çıkartıp ülkemizin orijinal değerleri ve hepimizi temsil eden siyasal taleplerinin savunulmasına yönelmeliyiz.Anadolu gerçeği bunu gerekli kılmaktadır.
Ortak ülkemizde 1 Mayıs bayramının gerçekçi anlamı da burada yatmaktadır. Tek boyutlu algılar, ithal malı siyasal yönelimler her ne ad altında olursa olsun bu gerçekten uzakta kalmaktadır. Bu anlamıyla İşçi sınıfı halklaşmalıdır diyoruz. Bu anlamıyla 1 Mayıs farklılıklarımızın tekleşerek zayıflatılmasına artık yer yoktur diyoruz. Her bir farkımız kendi özgün güç ve örgütlenmesiyle mücadelede omuz omuza olmalıdır. Birlik olmak, tek olmak değildir, farklılığımızın eşitliğini, tek olma adı altında eşitsiz kılacak önermelerle mağdur etmek demokratik bir önerme değildir. Bundan çıkmayan sol, son tahlilde milliyetçi bir sol olmuş ve vefat etmiştir. Bu gün siyasal hedeflerimiz için gerekli olan, her alandan farklılıklarımızın özgün örgütlenmelerini oluşturmak ve bunu mücadele sürecine bir manivela olarak katmaktır. Her kim özgürlük istiyorsa, kendi bağımsız örgütüyle aynı mücadele yoluna koyulmalıdır. Kimse kimsenin omzuna taşıyamayacağı yükleri bindirerek demokrasi ve özgürlüğü kazanacağını sanmasın. Bu önerme daha çok bölünme değil, daha çok sonuç alıcı mücadele sürecine daha çok ve etkin katılım önermesidir.
1 Mayıs bayramı kutlamalarını bu açıdan ülkemiz gerçeğine uyumlu olarak algılamak birleşmenin, dayanışmayla ortaya konmasıdır. Bu mücadele sürecinde farklılıklarımızın eşitliği kuracağımız demokratik toplumunda belirtisi olmalıdır. Farklılığımızın dayanışması birimizin öncü olup kaldıramayacağı sorumluluklar altına girmesi hiç olmayacaktır. Demokrasi ihtiyacı olan her etkinliğimiz kendi gücüyle öncü olmaya çalışmalıdır. Ayrı varlığımızın kendini bağımsızca ortaya koyması bu sürece dinamik katacak tek yoldur.
Kürt halkı, mücadele sürecinde farklılığıyla, ortaya koyduğu bağımsız örgütlenme ve etkinliğiyle bu kararı verdi. Bu karar bölünme değil, hepimiz adına daha çok sorumluluk üstlenmekti. Nitekim bu gün, ortak ülkemizin demokrasi mücadelesinde Kürt özgürlük hareketi en önemli güvence olarak ortaya çıkmış oldu. Bunu desteklemek ve demokrasi mücadelesine ivme katmak için farklılıklarımızın daha çok ve etkin olarak özgün örgütlenmeleriyle sürece katılmasını gerekli kılıyor; ülkemiz mozaiğinin tüm etkinlikleri Kürtleriyle, Türkleri, Araplarıyla, Ermenileri, Alevileriyle, gayri Müslimleri, özgürlük ihtiyacı olan her kesim bu sürece özgün örgüt ve etkinliğiyle katılmalıdır.
Bu yönelim dağılma değil, binlerce kez denenmiş ve her defasında yalan olduğu ortaya çıkıp iflas etmiş olan sahte birliklerden bin kat daha birleştirici ve sonuç alıcıdır. Yerel seçim sonuçları, bu gerçeği Kürt halkının mücadelesi ve sonuçlarıyla bunu tartışmasız ortaya koymuştur. 1 Mayıs’a bu bilinçle gidebildiğimiz ölçüde, ortak ülkemizin her alanında demokrasi mücadelesi sürecine güç katabiliriz.Ortak ülkemizin siyasal süreci böylesi bir yönelimi zorunlu kılmaktadır. Bu ülke birimizin değil de hepimizin ise, bu ülkenin bir tek alanı 1 Mayıs için yetersiz demektir. 1 Mayıs İstanbul’da Taksim’de kutlanmalıdır, ancak ortak ülkemiz sadece İstanbul değildir. Fiili başkent İstanbul olsa da. Ortak ülkemizin tek başkentli olması bile anti demokratiktir.
Anadolu, mozaik yapısına uygun birden çok başkenti kapsayacak bir coğrafi-kültürel özelliktedir. Ankara resmi başkent. Bu kalsın, bir sorun değildir. İstanbul’da fiili başkent. Ancak bu ülkenin tek boyutlu dayatmalarını aşmak ve gerçek bir özgürlükçü düşünceyle demokrasi yönelimlerimizi ortaya koymak için Diyarbakır’ı ve Antakya’yı da ihtiyari başkentler olarak algılamaya alışmalıyız. Bu gerçeği içselleştirmedikçe, ortak ülkemizde eşitler olarak demokratik bir yaşam şansı mümkün olamaz.
Bu yanıyla 1 Mayıs’ın Anadolu’nun tüm başkentlerinde, merkezi meydanlarında kutlanmasını hedef olarak önümüze koymalıyız. 1 Mayıs bayramının İstanbul’da Taksim meydanında kutlanmasına en büyük desteği de bu algı sağlayabilir. Bu hakkı kazanmak için farklılığımızın mücadele zenginliğiyle direnmeli, on yıllardır sürdürdüğümüz mücadeleyi, bir gece ansızın verdikleri siyasi kararla 1 Mayıs’ı bayram ilan etmek isteyenlerin eline bırakmamalıyız.Her 1 Mayıs bayramını korku ve gerginlik ortamına sürükleyen bu devletin, bu günü resmi tatil ilan ederek yapmaya çalıştığı hamle, seçimlerde Kürt oylarını beyaz eşya rüşvetiyle kazanma çabasından başka bir şey değildir. Bu çabanın beyhude olduğu seçim sonuçlarında açığa çıktı. 1 Mayıs’ı tatil günü yapma çabaları da aynı amaçla ele alınmaktadır. Oysa resmi kararlar olsa da, olmasa da, 1 Mayıs halkların demokrasi mücadelesini yükselttiği bir bayram günüdür. Böyle olmaya da devam edecektir.Çağrımız:Anadolu haklarının özgürlüğü ve demokratik talepleri için ortak ülkemizin tüm meydanlarında, özellikle de başkentlerinde; İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve Antakya’da daha etkin olarak kutlamalara yönelmeliyiz.
Ali Turalı / TAKTIN İHSANİ
Ani bir kararla sessiz sedasız
Bizleri sensiz bıraktın İhsani
Bu gidişin neydi bizden habersiz
Kalbimiz acıyor yaktın İhsani
Yapacağın işler bittimi sandın
Sosyalisttin sen bilime inandın
İşçi sınıfına sadık olandın
Ordan gönüllere aktın İhsani
Sevgin yüreğime inan baş oldu
Türkülerin hep dillerde marş oldu
Ölüm haberinle gözüm yaş oldu
Kalbime bir mermi sıktın İhsani
İşçi sınıfında bir nefer idin
Zalimden korkmayan gerçek er idin
Mayısta gelirim Ali der idin
Bekledim gelmedin yoktun İhsani
Söylesene üstat acelen neden
Seni sevenlere haber etmeden
Altıncı filoya kafa tutan sen
Ölümü koluna taktın İhsani
Kul Sefili seni örnek almıştı
İnan senin ilmin ile dolmuştu
Aradığı yolu sende bulmuştu
Yolumu çıkmaza soktun İhsani--
Komünist Ozan
Kul Sefili ( Ali Turalı)
kulsefili.websahasi.com
Bizleri sensiz bıraktın İhsani
Bu gidişin neydi bizden habersiz
Kalbimiz acıyor yaktın İhsani
Yapacağın işler bittimi sandın
Sosyalisttin sen bilime inandın
İşçi sınıfına sadık olandın
Ordan gönüllere aktın İhsani
Sevgin yüreğime inan baş oldu
Türkülerin hep dillerde marş oldu
Ölüm haberinle gözüm yaş oldu
Kalbime bir mermi sıktın İhsani
İşçi sınıfında bir nefer idin
Zalimden korkmayan gerçek er idin
Mayısta gelirim Ali der idin
Bekledim gelmedin yoktun İhsani
Söylesene üstat acelen neden
Seni sevenlere haber etmeden
Altıncı filoya kafa tutan sen
Ölümü koluna taktın İhsani
Kul Sefili seni örnek almıştı
İnan senin ilmin ile dolmuştu
Aradığı yolu sende bulmuştu
Yolumu çıkmaza soktun İhsani--
Komünist Ozan
Kul Sefili ( Ali Turalı)
kulsefili.websahasi.com
Kadınlar !
Uyanın, harekete geçin, savaşın! Bugünkü büyük tarihi durum sizleri cesaretsiz bulmasın. Dünün bilinmeyen milyonlarca köle kadınları, bugünün savaşçıları meydana çıkın ve ileri yürüyün!”
Clara Zetkin!
Clara Zetkin!
Meral Ekin / Şirin bir Kadını Kaybettik !
Bugün sevgili ŞİRİN CEMGİL'i kaybettiğimizi duyunca , büyük üzüntü yaşadım.Kendisiniz mücadeleye adayan yürekli kadın, böyle kaybetmek bizlere acı ve hüznü birlikte yaşattı.
Kadınlara mücadelenin önemini anlatan ve kadınlarında mücadele içersinde konumlanmasını sağlamak için mücadele eden devrimci bir değerdi o..
Onu anlamak , yaşamak ve anlatmak biz kadınların devrimci bir görevi olmalı.Bunun için kavgayı bayraklaştırmak için ileri !
Şirin Cemgil Ölümsüzdür !
Devrim ve Komünizm Şehitleri Ölümsüzdür !
Kadınlara mücadelenin önemini anlatan ve kadınlarında mücadele içersinde konumlanmasını sağlamak için mücadele eden devrimci bir değerdi o..
Onu anlamak , yaşamak ve anlatmak biz kadınların devrimci bir görevi olmalı.Bunun için kavgayı bayraklaştırmak için ileri !
Şirin Cemgil Ölümsüzdür !
Devrim ve Komünizm Şehitleri Ölümsüzdür !
Ali Haydar Demirci / Kemal
Dönüyor dünya
Sanki,
Hiç durmayacakmış gibi dönüyor
Yüz yıllardır
bize öyle söylediler inandık
kim bilir, belki, bu da yalandır
ama bir gerçek var
afrika’da bir aslan dolaşıyor
tıpkı bolu dağların da dolaştığı gibi
kemalin
bir aslan dolaşıyor
Afrika’da
kemal, sıkı çocuk
yüreği sevgi dolu
elinde bir nilüfer çiçeği açmış
kemalin
ve bir gerçek daha var üstat
geceleri kemal
bir yıldıza bakıyor
bursa da ali haydar’ın baktığı yıldıza
yüzyıllardır
özetleyelim öyleyse
dünya yalandır
yıldızlarsa gerçek.
Kul Sefili / İstanbul'dan, Bolu'ya !
Bolu’dan ses verir devrimci yürek
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Devrime ulaşmak onda ki erek
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Halkına adanmış yürekli bir can
Özüne öz katmış Kaypakkaya’dan
Halkını sevene neyler ki zindan
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
İşte böyle gerçek olursa insan
Dostluğu da mutlak olacak candan
Başkaldıran gönlümde ki isyandan
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Devrimci olanda olmaz ki yeis
İnsana sevgidir içindeki his
Yarınlarımıza güzel havadis
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Riyakar insandır hakkımız çalan
İnsan sevgisini ettiler talan
İnsanlık adına sosyalist olan
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Kul sefilin yanlışı yok kelamda
Tanısa da onu sanal alemde
Bugün değil yaşam boyu her demde
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
01.03.2009
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Devrime ulaşmak onda ki erek
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Halkına adanmış yürekli bir can
Özüne öz katmış Kaypakkaya’dan
Halkını sevene neyler ki zindan
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
İşte böyle gerçek olursa insan
Dostluğu da mutlak olacak candan
Başkaldıran gönlümde ki isyandan
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Devrimci olanda olmaz ki yeis
İnsana sevgidir içindeki his
Yarınlarımıza güzel havadis
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Riyakar insandır hakkımız çalan
İnsan sevgisini ettiler talan
İnsanlık adına sosyalist olan
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
Kul sefilin yanlışı yok kelamda
Tanısa da onu sanal alemde
Bugün değil yaşam boyu her demde
İstanbul’dan selam Kemal Doğan’a
01.03.2009
Bolu SGD: Bize gücünüz yetmez
BOLU (15.03.2009)-
Sosyalist Gençlik Derneği, dün Bolu'da eylem yaptı, aralarında gazetemiz emekçileri, ESP ve SGD'lilerin bulunduğu sosyalistlere yönelik gözaltı ve tutuklama terörünü protesto etti. Eyleme çok sayıda kurum destek verdi.
SGD'liler, Kardelen Meydanı sinemalar önünde yaptıkları basın açıklamasında, saldırının amacına ulaşamayacağını belirtti, sosyalistlerin umudu dimdik ayakta tutmaya devam edeceğinin altını çizdi. Yoğun polis ablukası altında geçen eylem “Bize gücünüz yetmez, biz kazanacağız” vurgusuyla son buldu.
Genç-Sen, Eğitim-Sen,Öğrenci Kolektifleri, Emek Gençliği, TKP ve Devrimci Komünistler'in destek verdiği eylemde, “ESP umuttur, umut dimdik ayakta”, “Bize gücünüz yetmez, biz kazanacağız”, “Yaşasın devrimci dayanışma”, “Komplolar sökmedi, sökmeyecek”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganları atıldı.
Sosyalist Gençlik Derneği, dün Bolu'da eylem yaptı, aralarında gazetemiz emekçileri, ESP ve SGD'lilerin bulunduğu sosyalistlere yönelik gözaltı ve tutuklama terörünü protesto etti. Eyleme çok sayıda kurum destek verdi.
SGD'liler, Kardelen Meydanı sinemalar önünde yaptıkları basın açıklamasında, saldırının amacına ulaşamayacağını belirtti, sosyalistlerin umudu dimdik ayakta tutmaya devam edeceğinin altını çizdi. Yoğun polis ablukası altında geçen eylem “Bize gücünüz yetmez, biz kazanacağız” vurgusuyla son buldu.
Genç-Sen, Eğitim-Sen,Öğrenci Kolektifleri, Emek Gençliği, TKP ve Devrimci Komünistler'in destek verdiği eylemde, “ESP umuttur, umut dimdik ayakta”, “Bize gücünüz yetmez, biz kazanacağız”, “Yaşasın devrimci dayanışma”, “Komplolar sökmedi, sökmeyecek”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganları atıldı.
HALK ŞİİRİNDE EMPERYALİZME BAŞKALDIRI ANATOLOJİSİ
Halk kültürüne emekleriyle katkı sunan değerli Ozanlarımız, Ozan Garip, Yusuf Ter, Kul Sefili arkadaşların etkin çalışmaları sayesinde Ocak 2009 da yayınlanan ‘’Emperyalizme Başkaldırı Anatolojisi’’ adlı kitabta toplandı.Anatoloji de emeği geçen tüm arkadaşlara sonsuz teşekürlerimizi iletiyoruz. Bu çalışma bir ilk olarak geleceğe ışık tutmaktadır. Artık Halk Ozanları kendi türkülerini kendi olanaklarıyla kitlelere ulaştırma birlikteliğine ulaşmıştır.
Bir yıl önce Tusuf Ter İsviçre’den beni aradığında bu projenin anlamını şu şekilde tanımlıyordu, ‘’ Tarihe not düşmek ve bu günden yarına, dizelerimiz ile Emperyalizme başkaldırışımızın tanıklığını bırakmak için buluşuyoruz. Bizler kendi dertlerini değil içinden yetiştiği halkın dertlerini, sorunlarını haykırıyoruz. Geçmişte ki kimi ozanlar gibi güle bülbüle şiir yazıp ağıt yakmıyoruz. Bizler, Emperyalizme ve onun uşağı faşizme karşı susmuyoruz, ona karşı haykırıyoruz. Kendimizi avutmuyoruz, güçlülerden yana methiyeler dizmiyoruz. Sesini bizim sesimize katmak isteyen, bende emperyalizme karşıyım diyen ozan dostları bu buluşmaya davet ediyoruz ve sesimizi çoğaltalım, sesimizi yükseltelim diyoruz. Şiir kitaplarını dağıtımcılar dağıtmadığı için katılan ozan dostların, kendilerine gönderilen kitapları bulundukları yerde satmaları gerekli.
’’Şiir Antolojisin de yer alan Ozanlar: Aşık İhsani, Efkari Baba, Ozan Fezali, Ozan Erbabi, Ozan Naçari Baba, Ozan Zamani, Ozan Şah Turna, Serafettin Muş, İhsen Güvercin, Kul Seven, Ozan Emekçi, İsmail Doğan, Ozan Meftuni, Aşık Nivani, Süleyman Zaman, Ozan Şiar Can, Diyap Gökduman, Ozan Garip, Ozan Şafak Altun, Abidin Karabudak, Ozan Güner Kaymak, İlhami Aslantaş, Mesud Aslan Yürek, Ozan Kamili, Harun Yiğit, Ali Akdemir, Ozan Ali Çağan, Kalender Şahin, Kul Sefili, Aşık Dönmezi, Ozan Fedai Can, Yusuf Ziya Leblebici, Halim Meç, Müsaade Özdemir, Yusuf Ter, Ozan Koşani, Aşık Turani, Elbette yaşayan Ozanlarımız yukarıda ki listeyle sınırlı değildir.
Ulaşamadıgımız, haberdar edemediğimiz daha nice yiğit ve sevdalı kültür yaratıcılarımızdan öncelikle bir özür dilememiz gerekiyor. Bu başlangıcın bir devamı olmalıdır. Bekleriz ki gelecek projelerde bu eksiklik tamamlansın, halk kültürümüzün çok değerli bu ustalarıda edebiyat tarihinde onurlu yerlerini almalıdırlar.Sevgili Öğretmenimiz Haluk Gerger, sevgili dostumuz Ekrem Ataer önsöz ve sonsöz de yaptıkları katkılarıyla bizleri onurlandırdılar. Ozanların yalnız olmadığı, ellerinden tutan abilerinin dayanışması bana 70 li yılları hatırlattı. Ülkemiz de devrimci hareketin yükseldiği o yıllarda nice akedemisyen ve sendikacı öğretmenlerimiz o dönem Halk Ozanlarına destek olmuş, eserlerinin kitlelere ulaşmasında yardımcı olmuşlardı.
Halk Ozanları halkın duyguları ve düşüncelerinin edebi elçileridir. Halkımız duygu ve düşünce de çok zengin bir anlayış ve geleneğe sahiptir. Halkımızın sesi olan bizler, onun istek, hayal, dilek, sevda, kavga, direnç ve yaşam ideallerini çeşitli yönleriyle edebiyatımıza yansıtmaktayız. Bu eserlerimizi gelecek yeni anatolijilerde, yeni başlıklarla, daha çok katılımla ve daha güzel eserlerimizle devam ettirmeli, Anadolu Halk Ozanları geleneğini kuşaktan kuşağa taşımalıyız.
Anadolu Halk Ozanları Birleşelim!
Ozan Şafak Altun
Not: Bu Anatoloji kitabını yukarıda adı geçen Ozanlarımızdan temin edebilirsiniz!--
http://www.safakaltun.com/
Bir yıl önce Tusuf Ter İsviçre’den beni aradığında bu projenin anlamını şu şekilde tanımlıyordu, ‘’ Tarihe not düşmek ve bu günden yarına, dizelerimiz ile Emperyalizme başkaldırışımızın tanıklığını bırakmak için buluşuyoruz. Bizler kendi dertlerini değil içinden yetiştiği halkın dertlerini, sorunlarını haykırıyoruz. Geçmişte ki kimi ozanlar gibi güle bülbüle şiir yazıp ağıt yakmıyoruz. Bizler, Emperyalizme ve onun uşağı faşizme karşı susmuyoruz, ona karşı haykırıyoruz. Kendimizi avutmuyoruz, güçlülerden yana methiyeler dizmiyoruz. Sesini bizim sesimize katmak isteyen, bende emperyalizme karşıyım diyen ozan dostları bu buluşmaya davet ediyoruz ve sesimizi çoğaltalım, sesimizi yükseltelim diyoruz. Şiir kitaplarını dağıtımcılar dağıtmadığı için katılan ozan dostların, kendilerine gönderilen kitapları bulundukları yerde satmaları gerekli.
’’Şiir Antolojisin de yer alan Ozanlar: Aşık İhsani, Efkari Baba, Ozan Fezali, Ozan Erbabi, Ozan Naçari Baba, Ozan Zamani, Ozan Şah Turna, Serafettin Muş, İhsen Güvercin, Kul Seven, Ozan Emekçi, İsmail Doğan, Ozan Meftuni, Aşık Nivani, Süleyman Zaman, Ozan Şiar Can, Diyap Gökduman, Ozan Garip, Ozan Şafak Altun, Abidin Karabudak, Ozan Güner Kaymak, İlhami Aslantaş, Mesud Aslan Yürek, Ozan Kamili, Harun Yiğit, Ali Akdemir, Ozan Ali Çağan, Kalender Şahin, Kul Sefili, Aşık Dönmezi, Ozan Fedai Can, Yusuf Ziya Leblebici, Halim Meç, Müsaade Özdemir, Yusuf Ter, Ozan Koşani, Aşık Turani, Elbette yaşayan Ozanlarımız yukarıda ki listeyle sınırlı değildir.
Ulaşamadıgımız, haberdar edemediğimiz daha nice yiğit ve sevdalı kültür yaratıcılarımızdan öncelikle bir özür dilememiz gerekiyor. Bu başlangıcın bir devamı olmalıdır. Bekleriz ki gelecek projelerde bu eksiklik tamamlansın, halk kültürümüzün çok değerli bu ustalarıda edebiyat tarihinde onurlu yerlerini almalıdırlar.Sevgili Öğretmenimiz Haluk Gerger, sevgili dostumuz Ekrem Ataer önsöz ve sonsöz de yaptıkları katkılarıyla bizleri onurlandırdılar. Ozanların yalnız olmadığı, ellerinden tutan abilerinin dayanışması bana 70 li yılları hatırlattı. Ülkemiz de devrimci hareketin yükseldiği o yıllarda nice akedemisyen ve sendikacı öğretmenlerimiz o dönem Halk Ozanlarına destek olmuş, eserlerinin kitlelere ulaşmasında yardımcı olmuşlardı.
Halk Ozanları halkın duyguları ve düşüncelerinin edebi elçileridir. Halkımız duygu ve düşünce de çok zengin bir anlayış ve geleneğe sahiptir. Halkımızın sesi olan bizler, onun istek, hayal, dilek, sevda, kavga, direnç ve yaşam ideallerini çeşitli yönleriyle edebiyatımıza yansıtmaktayız. Bu eserlerimizi gelecek yeni anatolijilerde, yeni başlıklarla, daha çok katılımla ve daha güzel eserlerimizle devam ettirmeli, Anadolu Halk Ozanları geleneğini kuşaktan kuşağa taşımalıyız.
Anadolu Halk Ozanları Birleşelim!
Ozan Şafak Altun
Not: Bu Anatoloji kitabını yukarıda adı geçen Ozanlarımızdan temin edebilirsiniz!--
http://www.safakaltun.com/
GİTTİN BE YUSUF
Ölüm haberinle yıkıldım o an
Acelen ne idi gittin be Yusuf
İnsanlığa çok şey katacak zaman
Acelen ne idi gittin be Yusuf
Biraz soluklanıp biraz dursaydın
Saatleri hep geriye kursaydın
Bahtiyardan bir habercik verseydin
Bizleri perişan ettin be Yusuf
Ahmet Kaya, Hayaloğlu, bir candı
Nice işkenceye zulme dayandı
Şiirinle nice insan uyandı
Türkülere ahenk kattın be Yusuf
Devrimci olanlar unutmaz seni
Özleriz dost yavaş, yavaş, gülmeni
Rıza’ya çok durmam demiştin hani
Gerçekten sözünü tuttun be Yusuf
Kul Sefil severdi sen gibi canı
Şimdi durmaz kalemimin isyanı
Çok mu sıktı idi seni buyanı
Erkenden toprağa yattın be Yusuf
KUL SEFİLİ (Ali Turalı)
05.03.2009
Ali Haydar Demirci / Nefret
Çırılçıplak soyunup haykırmak istiyorum
Yalçın kayalıklara doğru
Ağzımın içini doldurasıya
Küfretmek istiyorum
Güneş yaksın istiyorum bedenimi
Filistinli bir çocuğun hasret kaldığı kadar annesine
Hasret kalmak istiyorum suya ve havaya
Yere düşmeli bütün yıldızlar
Şaçlarımızın arasından süzülmeli toprağa
Ve bizler marşlar söylemeliyiz çocuklar
Boğazımız kuruyana kadar
Belki kuş olup uçmalı ve birleşmeli gökyüzünde
Kara, pis bir uçağın önüne siper olmalı
Sonunu hiç düşünmeden
Güzel şey aslında kuş olup uçmayı düşlemek
Ama en güzeli üstat, aynı kavgada birleşmek
Yürümek sonuna kadar, negüzel şey
Yinede savaşmakta değil asıl erdem
Asıl erdem, sonunda varabileceğin bir cennetin bile yokken
Bildiğin yolda gidip ölmekte
Sadece yaşamayı seçtiğin için.
Meral Ekin / Barışa Sevdalı Çocuklara
Barişa sevdalı çocuk,
savaşıyor barış için,
özgürlük için
savaşmaktan geçiyor barışın yolu,
devrimin yolu
LENİN yoldaş derki..
savaş devrime verilmiş en güzel armağandır.
savaşan cocuklar kazanacak
Filistinde ,Gazze'de
bariş için savaşanlar ,kazanacak...
Meral Ekin
savaşıyor barış için,
özgürlük için
savaşmaktan geçiyor barışın yolu,
devrimin yolu
LENİN yoldaş derki..
savaş devrime verilmiş en güzel armağandır.
savaşan cocuklar kazanacak
Filistinde ,Gazze'de
bariş için savaşanlar ,kazanacak...
Meral Ekin
Kemal Doğan / Yürüyoruz
YÜREĞİMİZLE YÜRÜYORUZ
KARANLIĞA,
AYDINLIK YÜZÜNÜ GÖRMEK İÇİN,
FİLİSTİNLİ ÇOCUKLARIN
YÜRÜYORUZ ,FAŞİZMİN ÜSTÜNE,
DAHA GÜZEL YARINLAR İÇİN
YÜRÜYORUZ, İSRAİLİN ÜSTÜNE
GAZZELİ ÇOCUKLARIN YAŞAMASI İÇİN
YÜRÜYORUZ CELLATLARIN ,
KATİLLERİN ÜZERİNE
VURULDUKÇA ÇOĞALDIĞIMIZI ,
GÖSTERMEK İÇİN...
KARANLIĞA,
AYDINLIK YÜZÜNÜ GÖRMEK İÇİN,
FİLİSTİNLİ ÇOCUKLARIN
YÜRÜYORUZ ,FAŞİZMİN ÜSTÜNE,
DAHA GÜZEL YARINLAR İÇİN
YÜRÜYORUZ, İSRAİLİN ÜSTÜNE
GAZZELİ ÇOCUKLARIN YAŞAMASI İÇİN
YÜRÜYORUZ CELLATLARIN ,
KATİLLERİN ÜZERİNE
VURULDUKÇA ÇOĞALDIĞIMIZI ,
GÖSTERMEK İÇİN...
Ahmed Arif / Öyle Yıkma
öyle yıkma kendini
öyle mahsun, öyle garip...
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının...
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni!
AHMED ARİF
öyle mahsun, öyle garip...
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada,
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının...
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan rüsva etme beni!
AHMED ARİF
Ali Haydar Demirci / ESKİ BİR FOTOĞRAF
Seninle aşkımız
geçmişten gelen bir fotoğraf gibiydi
arkasına tarih atılmış
eski bir fotoğraf.
İki renk vardı fotoğrafta
Siyah ve beyaz
Tıpkı aşkımız gibi
Ya çok mutlu
Yada çok mutsuz
Birbirine zıt olduğu kadar
Birbirine bi o kadar yakışan
İki renk
Tıpkı siyah ve beyaz gibi
Birbirimize karışamadığımız
Gecelerde
Fotoğrafın arkasında ki tarihe bakar
Avunurduk
çünkü
O tarih bizi alıp
Çocukluğumuza götürürdü
Sürekli aradığımız çocukluğumuza
Ben böyle anlarda
Senin elinden tutup
Yağan kara aldırış etmeden
Ördeklerin suda dans edişlerini
İzlediğimizi hayal ederdim
Sen camın buğusunu silip
Kuşların ağaç dallarında
Oynayışlarını seyretmeyi
Geçmişten gelen bir fotoğrafın
Arkasında ki tarihe bakarak.
geçmişten gelen bir fotoğraf gibiydi
arkasına tarih atılmış
eski bir fotoğraf.
İki renk vardı fotoğrafta
Siyah ve beyaz
Tıpkı aşkımız gibi
Ya çok mutlu
Yada çok mutsuz
Birbirine zıt olduğu kadar
Birbirine bi o kadar yakışan
İki renk
Tıpkı siyah ve beyaz gibi
Birbirimize karışamadığımız
Gecelerde
Fotoğrafın arkasında ki tarihe bakar
Avunurduk
çünkü
O tarih bizi alıp
Çocukluğumuza götürürdü
Sürekli aradığımız çocukluğumuza
Ben böyle anlarda
Senin elinden tutup
Yağan kara aldırış etmeden
Ördeklerin suda dans edişlerini
İzlediğimizi hayal ederdim
Sen camın buğusunu silip
Kuşların ağaç dallarında
Oynayışlarını seyretmeyi
Geçmişten gelen bir fotoğrafın
Arkasında ki tarihe bakarak.
Ali Haydar DEMİRCİ / AS CEKETİNİ, İÇİNDE RUHUNU BIRAKARAK
Kara gözleriyle bakarken hayata
Burnunda anne kokusu
Cebinde bilyeleri
Dilinde babadan kalma yarım bir türkü
öyle sıcak
öyle derin
Olacağı da bu değimliydi zaten
büyüdü.
Demir kapısından girerken daha
Ranzasına yatmadan
Dolabını yerleştirmeden
Unutmadan daha ekmek verdiği
sokak köpeğini
Ve daha kokusu geçmeden sarılmaların
Yavrum, büyük adam olmalısınların
Sesi çınlarken
kulaklarında
yatılı okul merakını yenmeden daha
beyninin içinde
As dedi ceketini
işte tam şuraya
Ruhunu da içinde bırakarak.
giderken alırsın.
Çıkarmadı hiç ceketini
ağlayan omuzlarından
Dur hele dur
Öyle kolay değil büyümek.
Elinde sigarası
yakmadan daha
Hem de gidip görmeden
duyup dinlemeden
varmadan daha
Vatanı savunan topraklara
El sallamadan otobüs camından
Annesinin ağlayan gözlerine
Dur dedi çaprazda
bir adam
As dedi ceketini
işte tam şuraya
Ruhunu içinde bırakarak
giderken alırsın.
Çıkarmadı hiç ceketini
ağlayan omuzlarından.
Ohh dedi içinden.
bundan sonrası kolay
Sabahlar oldu şimdi
akşamlar oldu
Ne yapmalı,
ne etmeli
Ne yapmalı
ne etmeli
Sabır
sabır
sabır
Gel dedi bir adam
Bir şirket
bir fabrika
Bacasından kara dumanlar çıkan
bir fabrika
Al dedi sana hayat
Al dedi sana
ekmek
su
aş
Hepsi ama hepsi senin olacaklar
Beklide daha fazlası
Gülerken daha
Yanağında gamzesi
Kalbinde sevinç
Dur dedi bir elini havaya kaldırarak
takım kravat bir adam
As dedi ceketini
işte tam şuraya
Ruhunu da içinde bırakarak.
giderken alırsın.
Çıkarmadı hiç ceketini
ağlayan omuzlarından
Ama bu sefer farklı bir şey daha yaptı
Mırıldandı içinden
ağlayan
omuzlarına
bakarak
Askınızı ………….
Ali Haydar DEMİRCİ
Burnunda anne kokusu
Cebinde bilyeleri
Dilinde babadan kalma yarım bir türkü
öyle sıcak
öyle derin
Olacağı da bu değimliydi zaten
büyüdü.
Demir kapısından girerken daha
Ranzasına yatmadan
Dolabını yerleştirmeden
Unutmadan daha ekmek verdiği
sokak köpeğini
Ve daha kokusu geçmeden sarılmaların
Yavrum, büyük adam olmalısınların
Sesi çınlarken
kulaklarında
yatılı okul merakını yenmeden daha
beyninin içinde
As dedi ceketini
işte tam şuraya
Ruhunu da içinde bırakarak.
giderken alırsın.
Çıkarmadı hiç ceketini
ağlayan omuzlarından
Dur hele dur
Öyle kolay değil büyümek.
Elinde sigarası
yakmadan daha
Hem de gidip görmeden
duyup dinlemeden
varmadan daha
Vatanı savunan topraklara
El sallamadan otobüs camından
Annesinin ağlayan gözlerine
Dur dedi çaprazda
bir adam
As dedi ceketini
işte tam şuraya
Ruhunu içinde bırakarak
giderken alırsın.
Çıkarmadı hiç ceketini
ağlayan omuzlarından.
Ohh dedi içinden.
bundan sonrası kolay
Sabahlar oldu şimdi
akşamlar oldu
Ne yapmalı,
ne etmeli
Ne yapmalı
ne etmeli
Sabır
sabır
sabır
Gel dedi bir adam
Bir şirket
bir fabrika
Bacasından kara dumanlar çıkan
bir fabrika
Al dedi sana hayat
Al dedi sana
ekmek
su
aş
Hepsi ama hepsi senin olacaklar
Beklide daha fazlası
Gülerken daha
Yanağında gamzesi
Kalbinde sevinç
Dur dedi bir elini havaya kaldırarak
takım kravat bir adam
As dedi ceketini
işte tam şuraya
Ruhunu da içinde bırakarak.
giderken alırsın.
Çıkarmadı hiç ceketini
ağlayan omuzlarından
Ama bu sefer farklı bir şey daha yaptı
Mırıldandı içinden
ağlayan
omuzlarına
bakarak
Askınızı ………….
Ali Haydar DEMİRCİ
KUL SEFİLİ / NERDESİN İNSANLIK
Filistin yanıyor ben yanıyorum
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Seyirci olanı ben kınıyorum!
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Açlık baş göstermiş, yok bir tas çorba
Öldürdüğün çocuk, ey zalim zorba
Cesetler taşınır bak torba, torba
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Savunmasız insanlara saldırır
Kan ve göz yaşıyla kendin güldürür
Altmış yıldır bir devleti öldürür
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Tanımıştık o Siyonist dedeni
Zorba bu kininin nedir nedeni
Küçük çocukların solmuş bedeni
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Ana kucağında başsız bebesi
Bomba canın almış çıkmıyor sesi
Elli yıl önce vuruldu dedesi
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Altmış yıldır tükenmedi bu zulüm
Öldürüyor, kan içiyor, bu zalim
Bombayla, roketle geldi hep ölüm
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Esaretin duvarını yıkmadın
İnsanlara bir göz ile bakmadın
Din kardeşim dedin; sahip çıkmadın
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Irak’ı yıktılar çıkarmadın ses
Altmış yıldır Gazze san ki bir kafes
Orada insanlar alamaz nefes
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Bumudur evrensel insan hakları
Can alırken İsrail’in tankları
Kan akıyor Gazze’nin sokakları
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Kul sefili dayanır mı buna can
Siyonist katilde arama vicdan
Misket bombaları döküyorken kan
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
14 ocak 2009
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Seyirci olanı ben kınıyorum!
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Açlık baş göstermiş, yok bir tas çorba
Öldürdüğün çocuk, ey zalim zorba
Cesetler taşınır bak torba, torba
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Savunmasız insanlara saldırır
Kan ve göz yaşıyla kendin güldürür
Altmış yıldır bir devleti öldürür
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Tanımıştık o Siyonist dedeni
Zorba bu kininin nedir nedeni
Küçük çocukların solmuş bedeni
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Ana kucağında başsız bebesi
Bomba canın almış çıkmıyor sesi
Elli yıl önce vuruldu dedesi
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Altmış yıldır tükenmedi bu zulüm
Öldürüyor, kan içiyor, bu zalim
Bombayla, roketle geldi hep ölüm
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Esaretin duvarını yıkmadın
İnsanlara bir göz ile bakmadın
Din kardeşim dedin; sahip çıkmadın
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Irak’ı yıktılar çıkarmadın ses
Altmış yıldır Gazze san ki bir kafes
Orada insanlar alamaz nefes
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Bumudur evrensel insan hakları
Can alırken İsrail’in tankları
Kan akıyor Gazze’nin sokakları
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
Kul sefili dayanır mı buna can
Siyonist katilde arama vicdan
Misket bombaları döküyorken kan
Neredesin ey insanlık, nerdesin?
14 ocak 2009
Devrimcilere
Ölümü denir şimdi size!
Kimi Vartinik’de
Kimi Kızıldere’de
Bedenlerini koydular faşizme karşı,
Kimi Diyarbakır işkence hanelerinde
Kimi altı mayıs idamlarda
Haykırdı bağımsız Türkiye diye
Ölümü denir şimdi size,
Selamlıyoruz sizi dağların doruklarından
Selamlıyoruz alanlardan ,
Barikatlardan ,Fabrikadan ,Tarladan
Sığdıramam sizleri sayfalara
Mayısın kanlı günü
Bir kez daha döndü Hazirana
17 canımızı uğurladık gökyüzüne
Ölümü denir şimdi size
Kimi ölüm oruçlarında
120 canım
Kurtuluşa dek sürecek kavgamız
İnançlıyız haklıyız Onurlu özgür bağımsız ülkeyi
Kurana dek sürecek kavgamız
Ölümü denir şimdi bize
Nice DENİZ
Nice MAHİR
Nice İBRAHİM
Ve niceleri yanımızdayken.
Kemal Doğan
Kimi Vartinik’de
Kimi Kızıldere’de
Bedenlerini koydular faşizme karşı,
Kimi Diyarbakır işkence hanelerinde
Kimi altı mayıs idamlarda
Haykırdı bağımsız Türkiye diye
Ölümü denir şimdi size,
Selamlıyoruz sizi dağların doruklarından
Selamlıyoruz alanlardan ,
Barikatlardan ,Fabrikadan ,Tarladan
Sığdıramam sizleri sayfalara
Mayısın kanlı günü
Bir kez daha döndü Hazirana
17 canımızı uğurladık gökyüzüne
Ölümü denir şimdi size
Kimi ölüm oruçlarında
120 canım
Kurtuluşa dek sürecek kavgamız
İnançlıyız haklıyız Onurlu özgür bağımsız ülkeyi
Kurana dek sürecek kavgamız
Ölümü denir şimdi bize
Nice DENİZ
Nice MAHİR
Nice İBRAHİM
Ve niceleri yanımızdayken.
Kemal Doğan
Kemal Doğan / EROL ZAVAR'A ÖZGÜRLÜK
Sincan F Tipi cezaevinde Tecrit koşullarında tutulan EROL ZAVAR Ölümle yaşam arasında mücadele veriyor. Zonguldak'ta 1967'de dünyaya gelen Erol Zavar evli ve iki çocuk babasıdır.Pek çok rahatsızlığı olan Erol Zavar ilk kez 1999 yılında mesane kanseri tanısı konur ve ameliyat olmuştur.
Doktorlar sitresli ortamlardan kaçınmasını ve aynı zamnda üç ayda bir siskopasi yaptırmasını önemle söylemiştir. F Tipi Hücre koşullarında bir sürü sağlık sorunları yaşamasına rağmen hala daha o şartlar altında yaşamaya maruz bırakılıyor, Doktorların sürekli gözlem altında tutularak tedavisinin sürdürülmesi gerektiğini söylemelerine rağmen onlar hala daha o kuşullarda tutuyorlar.Sistemin ne kadar aciz kaldığını Ciddi sağlik sorunları yaşayan bir Devrimciden bile çekindiğinide görüyoruz , halbuki devrimciler bu şekilde teslim alınamıyacağını her seferinde gösderiyorlar..
Erol Zavar cezaevinde o şartlar altında bile Devrimci Direngenliğini sergiliyerek o koşullarda bile kitap yazabilmiştir, Bizleri Devrimcileri bu şekilde teslim alamassınız...
EROL ZAVAR'A ÖZGÜRLÜK
YAŞASIN DEVRİMCİ DAYANIŞMA
NOT : Herkesi Erol Zavar'a Özgürlük imza kampanyasına destek olmaya çağırıyorum.!
Kemal Doğan
İmza için : http://freezavar.org/
Kaypakkaya'ya
Yürürsün karanlığın üstüne
sarı saçlarını okşayarak
ve yüreğinin derinliklerinde hissedersin
Devrimin yalın yüzünü ,
ve seslenirsin
işte bu Devrim
işte bu Komünizm
Mavi gözlerin süzülür karanlığın ardından
gecenin sessizliğinde
bir çığlık ,ardından bir çığlık daha
"Kurtuluş Yok Tek Başına ya hep Beraber ya Hiç Birimiz.."
Senin gözlerin aydınlatır, devrimin yolunu
Gözlerinden alırız ışığımızı
senin direncinle direniriz
seninle sır vermeyiz ser veririz İBOM..
Kavgayı direnci Dersimi tanırız seninle
Ali Haydarla yürürüz vartinik te
Sizden aldığımız o şanlı bayrağı
Sizlere yakışır bir şekilde
Dikeceğiz Mücadelemiz ile
Sen rahat uyu sarı saçlı mavi gözlü yoldaşım
sen rahat uyu
şimdi senin yerine biz varız senden aldığımız güçle
Dirençle Kavgayla…!
Kemal Doğan
sarı saçlarını okşayarak
ve yüreğinin derinliklerinde hissedersin
Devrimin yalın yüzünü ,
ve seslenirsin
işte bu Devrim
işte bu Komünizm
Mavi gözlerin süzülür karanlığın ardından
gecenin sessizliğinde
bir çığlık ,ardından bir çığlık daha
"Kurtuluş Yok Tek Başına ya hep Beraber ya Hiç Birimiz.."
Senin gözlerin aydınlatır, devrimin yolunu
Gözlerinden alırız ışığımızı
senin direncinle direniriz
seninle sır vermeyiz ser veririz İBOM..
Kavgayı direnci Dersimi tanırız seninle
Ali Haydarla yürürüz vartinik te
Sizden aldığımız o şanlı bayrağı
Sizlere yakışır bir şekilde
Dikeceğiz Mücadelemiz ile
Sen rahat uyu sarı saçlı mavi gözlü yoldaşım
sen rahat uyu
şimdi senin yerine biz varız senden aldığımız güçle
Dirençle Kavgayla…!
Kemal Doğan
Antires Mansur'a Dayanışmasından Dolayı Teşekkürler!
Sayin K.Dogan'a
Yazilarinizi gönderdiginiz an yayinlamakta teredüt göstermiyecegimizi yüksek huzurlarinizda bilginize sunariz. Yürekli cikisinizin elbett bir anlami olmali.
Bu anlam sosyalist dünya görüsüyle cakisan bir cikistir.Bilharis sitenize kadar gelip dayanisma notunu izleyicilerinizin huzurunda gösterecegiz.
Esen ve güzeliklerde desen kalmaniz umuduyla Minnet ve sükran duygularimizi sunarak calismalarinizda basarilar dileriz.
Antires Mansur
Yazilarinizi gönderdiginiz an yayinlamakta teredüt göstermiyecegimizi yüksek huzurlarinizda bilginize sunariz. Yürekli cikisinizin elbett bir anlami olmali.
Bu anlam sosyalist dünya görüsüyle cakisan bir cikistir.Bilharis sitenize kadar gelip dayanisma notunu izleyicilerinizin huzurunda gösterecegiz.
Esen ve güzeliklerde desen kalmaniz umuduyla Minnet ve sükran duygularimizi sunarak calismalarinizda basarilar dileriz.
Antires Mansur
K.G
Komünist Gündem'de kullanılan 'konu ile ilgili' resimlerin büyük bir bölümü’sadece izlenmesi amacıyla’ internetten alınmıştır. ‘Fikir ve Sanat Eserleri Yasası’na göre resimlerin kullanılmaması konusunda gelen her hangi bir uyarı dikkate alınacaktır. Fotoğraf ya da resmin sahiplerinin internet arama motorunda genelde isimsiz veriliyor. Gerekli uyarı ile "komunistgundem@hotmail.com"adresine ulaşabilirler, isimlerini belirtiriz. Emeğe saygımız sonsuzdur. Bilgilerinize Sunarım.
KOMÜNİST GÜNDEM Bir internet Dergisi olarak yayına başlamıştır.Herhangi bir dergi yayın yada kurum ile bağımız yoktur.
KOMÜNİST GÜNDEM Bir internet Dergisi olarak yayına başlamıştır.Herhangi bir dergi yayın yada kurum ile bağımız yoktur.

